29 Aralık 2008 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 24

- birşeyler ters gidiyor... hissediyorum!
- farkındayım. dünden beri kafandaki soru işaretleri kocaman oldu. sonuçta, başından beri durum aslında bu, ama şimdi haklı olabileceğine dair daha fazla şey biliyorsun. daha doğrusu duydun!
- evet. ve ne yapmam gerektiğini gerçekten bilmiyorum :( normal tavrım karşımdakine inanmaktır, zira kimsenin bana zarar verebileceğine inanmadığım için, inanmakta bir sakınca görmüyorum. yalan söyleniyorsa bile, bu beni en fazla bir iki gün üzer, ama kaybeden asla ben olmam!
- bu işin tadı kaçmaya başladı ve sen giderek artan bir şekilde, kendi kendini soru yağmuruna tutmaya başladın!
- çünkü ben belirsizlikleri sevmiyorum. ki bu işler, hassasiyetin dorukta olduğu konular! ikili ilişkilerle ilgili öğrendiğim bir şey varsa, o da, büyü bir kez bozulduğunda, bir kez "kuşku" bulaştığında bir daha kıvam tutmadığı... belki de kıskançlıkla ya da bana yalan söylendiği fikriyla kendimi dolduruyorumdur, bilmiyorum! ama bugüne dek beni hiç yanıltmayan 6 hissim, malesef tahmin ettiğim en kötü senaryonun gerçek olduğunu, kısacası kapıyı çekip çıkmamın en doğrusu olduğunu söylüyor... bir yandan neden yalan söylesin diyorum, ama diğer yandan da içim içimi yiyor.
- hiç, emin olamadığın halde devam ettiğin birşey olmadı mı? başladığın herşeyin sonucunu biliyor muydun?
- tabi ki hayır. ama bir fark var. onları yaşarken kafamda soru işareti, inanma konusunda bir sorun yoktu! tabi ki hiç kimse sonundan emin olarak başlamaz ve devam etmez... ama bize verdiğin önemli bir şey var: inanç! sonunu bilmediğimiz birşeye başlama cesaretini yaratan şey, inanç. bunu yitirdiğin an, cesaret de yok oluyor... bir ordu, savaşı kazanacağına inanırsa, o savaşa girmek için cesareti de olur. cesaret inancın ürünüdür.
- ve senin inancın çok sarsıldı...
- çok :( aslında inancımı sarsan şey sadece dışsal değil. 6. hissin sen olduğunu düşündüm hep, ama şu an hissettiğim bu da değil! belki de beynim oyun oynuyor, bilmiyorum... "içimdeki ses" gibi hissediyorum, ama o ses sensin ve sen şu an bana olumsuz bir şey söylemiyorsun. her zamanki gibi tarafsızsın ve sadece bana olan biteni sorgulatıyorsun.
- endişen ne? bu "tuhaf" olayın bitmesi mi? senin standartlarına göre, bu bir ilişki bile değil! yaşanmayan birşeye ilişki demezsin sen!
- duygular var ama ilişki yok evet... çünkü fiziki olarak paylaşılan, yaşanan birşey yok.
- o zaman bitmesinden neden endişe ediyorsun?
- belki de daha başlamadığı için!
- bir şansı, bir ihtimali, bir seçeneği; sadece bir kıskançlık ya da korku yüzünden, ya da basit bir tereddüt yüzünden elemek istemiyorsun!
- evet... yaşanmışları, denenmişleri bitirmek kolaydır. aslında birçoğu işçin daha da zordur bir şeyler paylaşılmış bir ilişkiyi, bir insanı hayatından çıkarmak. ama benim bakış açım değiştiğinden beri, yaşanmışlıkları kâr sayıp, mutlu olduklarımla yetinmek mümkün. ve bunun ışığında da, bitmiş ilişkiler, nasıl biterse bitsin, üzüntü kaynağı değil. hayatın doğal akışında sıradan şeyler. burada ise henüz yaşanmamış bir şey sözkonusu...
- üstelik çok da cazip görünen bir seçenek bu! pek çok açıdan...
- evet! bir de, her duyduğumda beni çok rahatsız eden malum varlık söz konusu. sürekli gölgesini gördüğüm, onun üzerinde hep bir karaltı olarak dolaşan kişi! ben ondan korkmuyorum, beni rahatsız etmiyor aslında... ama, Ş'nin üzerinde sürekli onun gölgesi varken, Ş'yi net göremiyorum... üstelik bahçe büyüdükçe o da büyüyor ve gölgesi daha fazla yeri kaplıyor... gerçekten bilmiyorum! tek bildiğim, bu durumun can sıkıcı olduğu :(

26 Aralık 2008 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 23

- başkalarına da önermeye başladım... geçen hafta, arkadaşıma önerirken, bu önerinin işe yarayacağından emindim. ama bir başkasına önerirken, nedense kendimi kötü hissettim!
- biliyorum... çekim yasası gibi şeyleri olur olmaz her yerde kullananlar gibi hissettin kendini...
- evet. ve bundan rahatsız oldum. ama seninle konuşmasını önerdiğim kişi gayet ılımlı karşıladı. belki de, o da yapacak başka birşey bulamadığı için.
- samimiyete ve dürüstlüğe kimsenin karşı koyamadığını biliyoruz, değil mi?
- evet. en azından büyük çoğunluğun...
- baştan beri kesintisiz bir samimiyet ve dürüstlük içindesin. sevmediğin birşeye asla "sevdim" demiyorsun, beğenmediğine; sırf karşındaki kırılmasın diye "beğendim" demiyorsun, kimseye hatır için "evet" demedin. bu nedenle insanlar, sen birşeye evet dediğinde bunun gerçekten evet olduğunu artık biliyor.
- ve eğer ben birşey öneriyorsam, bunda samimiyimdir. ve eğer bende işe yaramışsa, onlarda da işe yarayacağını düşünüyorlar.
- evet.
- çok ukalaca olmadı mı yine? yani bunları teknik bir açıklama gibi yazarken, bir yandan da rahatsız oldum. kendimi samimiyet timsali, insanların referans kabul ettikleri çok doğru bir insanmış gibi anlatıyorum :S nerde kaldı benim tevazum?
- bazı durumlarda tevazuyu bırakıp olduğun neyse, onu söylemek ya da göstermek durumundasın. sahnedeyken yaptığın şey zeka ve yetenek gösterisi değil mi?
- ama orası sahne...
- orada neden göstermiyorsun tevazuyu? tam tersine, sahnedeyken bütün yeteneklerini ve zekânı sergileme telaşındasın!
- orası sahne ve insanlar oraya bu yetenekleri izlemeye geliyorlar zaten. bunun için sahnedeyim.
- günlük hayatta çok mu farklısın? sürekli insanları güldürmen, hazırcevap, komik bir adam olman... beklenmedik anlarda beklenmedik sözlerle insanları şaşırtman... hatta bu sohbetler. bu alıntılar... bütün bunlar zeka ve üstünlük gösterileri değil mi? madem öyle, konuştuklarımız aramızda kalsaydı... neden buraya yazıp herkesin ne konuştuğumuzu okumasını sağlamaya çalışıyorsun? demek ki sahne dışında da, sürekli bir kendini sergileme durumun var...
- evet ama...
- ama filan değil! sahnede olmak, insanlara yeteneklerini sergilemek, resim yapmak, oyun oynamak, iyi araba kullanmak, esprili olmak... aklına ne geliyorsa; hepsini, kendinizi göstermek için yapıyorsunuz. kendi zekânı göztermek için espri yapmayı kullanırken mütevazı değilsin de, "ben zekiyim" demek için neden mütevazı olman gerekiyor?
- birinde söylüyorum, diğerinde yapıyorum. bu ikisi aynı şey değil! ben çok iyi araba kullanırım demekle, gerçekten iyi araba kullanmak farklı şeyler...
- sahneye çıkmak, "ben sizden daha iyi şarkı söylüyorum" demek değil mi?
- nasıl yani?
- böyle bir iddiası olmayan, diğerlerine kendisini izletebilecek bir üstünlüğü olduğuna inanmayan biri sahneye çıkar mı? sen sahneye çıkmakla, "bende izlemek isteyeceğiniz birşey var" demiş olmuyor musun?
- evet oluyorum.
- madem söylemekle yapmak arasında fark var, önce yapıyor musun yoksa söylüyor musun? bir düşün bakalım...
- önce yapıyorum.
- hayır! önce söylüyorsun. önce iddiada bulunuyorsun. "ben sizden daha iyi şarkı söylerim, sizden daha yetenekliyim ve bu nedenle sahneye çıkacağım, siz de beni izleyeceksiniz!". sonra sahneye çıkıp bu söylediğini ispatlıyorsun!
- hiç böyle düşünmemiştim.
- bu blogu açıp, konuştuklarımızı buraya yazmakla; insanlar, "bakın ben okumaya değer şeyler yazıyorum, bunları okumak isteyeceksiniz, ben de okumanızı istiyorum" diyorsun. yani önce iddiayı ortaya atıyorsun, ondan sonra iş ispata, yani icraata geliyor.
- bu durumda, aslında ben mütevazıyım demek de, sonradan ispat edilmesi gereken bir iddia...
- karmaşık düşünmeyi seviyorsun :) devam et...

24 Aralık 2008 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 22

- açılmak istemeyen birini ne kadar açabilirim?
- istediğin kadar. çünkü elindeki silah, onların karşı koayamayacakları bir silah. dahası, bu silah görünmezdir, bu nedenle vuruldukları ana kadar hiçbir şeyin farkına varmazlar.
- bu yüzden mi kendilerini aniden ve tepkili bir şekilde geri çekiyorlar?
- karşındakinin sana tokat atmasını zaten bekliyorsan, tokat sadece canını yakar. ama eğer buna ihtimal dahi vermiyorsan, kısacası hazırlıksız yakalanırsan acı 2 katına çıkar. tokat aynı olsa bile!
- çünkü, aptal durumuna düştüğümü düşünürüm. gelmekte olan tokadı farkedemediğim, önlem alamadığım, bu kadar kolay avlandığım için kendime kızarım...
- bu yüzden samimiyetini ölçülü kullanmalısın...
- yine dürüst ve doğrudan oluşu, daha az rahatsız olmamı sağlıyor sanırım.
- evet çünkü bu senin yaşam felsefen: iltifatları dolaylı, eleştirileri -ama samimi eleştirileri- doğrudan duymak!
- ayrıca buradaki bir eleştiri değildi zaten. ifade biçimi bile, tam benim sevdiğim tipteydi; yargılamadan, topa tutmadan... beğeni konusu olandan değil, doğrudan kendi beğenisinden bahsederek konuştu; "ben beğenmedim". bu tavır önemli benim için. birşeylere kötü demek için, elde gerçekten ölçülebilir, matematiksel olarak sayılabilir ölçütlerin olması gerekir. neye göre iyi? neyle kıyaslandığında kötü? hangi eleğin altında ya da üstünde? bu konu saçma sapan yerlere çekilen ve çok kolaylıkla tartışmaya çevrilebilen bir konu.
- peki ya onun dışındaki tavrı? bunu değerlendirmeden duramazsın sen :)
- tabi ki değerlendirdim. hayatta yapmayı en sevdiğim şey dedektiflik. bir kelimeden, birşeylerin ortaya konuş biçiminden bile bir iz bulup karşımdakini analiz etmek... söz konusu kişi, beğenmeyen kişi. duvarın üzerine kadar çıkarttım onu sanırım.
- o kadar büyütme!
- tabi ki büyütmüyorum. sadece örnek :) ben bahçenin dışındayım. ilk karşılaştığım an bile net olarak görünen birşey vardı ki, o da bu kişinin kendine küçük ve müdahalesiz bir dünya yaratmak istediği ve oraya alacaklarının da az miktarda olacağı. oraya büyük geleceğimi hissediyorum, bu ukalalık değil. kişinin gelişmişliğini ya da kalitesini, bahçesinin büyüklüğü belirlemez sonuçta. bu yalnızca bir tercih...
- devam et.
- küçük ve kendine yeten bir bahçede, huzurlu ve sağlam temelli bir dünya var orda. dışarıyı duymadığı sürece sorun yok. ben ona, duvara tırmanıp dışarıya, bana bakması için seslendim. ancak o isteksizdi. ki buna şaşırmadım. sonunda duvarda açtığı küçük bir delikten bana baktı ve benimle biraz konuştu.
- belki de bahçe duvarının üzerine çıkıp konuşmuştur seninle?
- hayır sanmam. o, dış dünyayı o kadar geniş bir açıdan görmek isteyecek birine hiç benzemiyor. dahası, o küçücük delikten konuştuğu süre boyunca da, gözlerini kapalı tutmaya çalıştığını hissettim.
- bunlar senin tahminlerin.
- elimdeki tek veri bu. ayrıca, evet bunlar tahmin ama, ben zaten herhangi bir hamle ya da plan yapmıyorum ki! sadece o duvarın gerisinden bir kez konuştuk ve ben hayatıma devam ediyorum. bu arada o da konuşmaya karar verirse onunla konuşurum.
- duvarın diğer tarafında, oturup sana seslenmesini beklemiyor musun yani?
- seslenirse duyarım. ama duvarın dibinde bekleyemem kimseyi :)
- ya duymazsan?
- sesini yükseltsin o zaman!

23 Aralık 2008 Salı

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 21

- ben 2. olamam!
- olma da zaten...
- şu an hissettiğim şey... tam bir öfke değil. biraz daha farklı. nedir tam olarak bilmiyorum. hayal kırıklığı tabi ki. çünkü karşımdakinin samimiyetine her zaman inandım, şu anda da inanıyorum. bu tercihi isteyerek yapmadığını düşünüyorum. ya da buna inanmak işime geliyor diyelim...
- biraz konuşalım.
- tamam...
- yanlış yaptığını, rest çektiğini düşünmüyorsun şu an...
- aslında rest gibi algılanabilir ama değil bence. çünkü ben olsam da olmasam da, onun kendi hayatı için alması gereken bir karar bu! ayrıca, ben ve o, hayatımıza birbirimizi bütünüyle dahil ettiğimizde dahi ben 2. olarak kalmaya devam edecektim. en azından bir süre. ve bu, benim tarzım değil!
- başından beri söylediklerinde tek bir değişiklik yaptı ve sen de bu yüzden haklı olarak çekildin...
- evet! az önceki konuşmaya dek, benimle resmiyet kazandığı an, tek olacağımı sanıyordum. ama bugünkü konuşmayla anladım ki, olmayacakmışım. bunun için değil ben, kendisinden bile daha büyük sebepleri olduğunu söylüyor, ve buna inanma konusunda kararsızım. ama bir yandan da düşünüyorum; neden yalan söylesin, öyle diyorsa öyledir...
- ama sonuçta "aşk bunları da göze almayı gerektirir" diyorsun sen...
- evet öyle. "imkansız" dediği an bütün köprüleri attı! bana duyduğu aşktan, benimle ilgili hislerinden ve bana olan isteğinden daha büyük birşeyler olmamalıydı! yanlış bir beklenti belki... ama, ben ona bu kararlılıkta gitmiştim, ve aynı kararlılığı bekledim ister istemez. herkes benim istediğim gibi davranmak, seçimlerini benim yöntemlerime göre yapmak zorunda değil, öncelikleri farklı olabilir. ama sonuçta, varılacak noktaya bakarsak; şu an için durumu idare etsem bile, ileride çok daha kötüsü olacaktı! resmileşmemiş birşey için ondan birşeyler bekleyemem tabi ki, ama resmileştiğinde bile şu ankiyle aynı sonucu alacağımı öğrendikten sonra... buna devam edemem! ben, benim kadar gözü karasını istiyorum...
- bu normal bir istek. hız yapmaktan hoşlanan biri hızlı giden otomobilleri sevecektir. bütün otomobiller hızlı olmak zorunda değil, ama sen hızlı gitmek istiyorsan, gidip hızlı bir otomobil alacaksın! ya bunu yaparsın, ya da hızlı olmayan bir otomobil alıyorsan da, onun hızlı gitmemesini şikayet konusu yapmazsın!
- ben birinciyi seçtim. istediğimi alamayacağımı anladığım an, onu zorlamak yerine, kendimi ondan çektim. eğer şu an hala devam ediyor olsaydım, son konuşma bir bitişle noktalanmış olmasaydı, şu an için şikayet etmeye hakkım olmazdı, zira onun şartlarını bildiğim halde devam ettiğim için ben sorumlu olurdum.
- şikayet etmek ya da zorlamak yerine, bıraktın.
- evet, zira ondan istediğimi -ki ben bunun temel bir hak olduğunu düşünüyorum- vermesi için onu zorlamamın bir manası olmayacaktı. benim zorlamamla elde edeceğim birşeyin de manası olmazdı ayrıca! o beni kendi kalbinde, kendi aklında ve hayatında birinci sıraya yerleştirseydi, zaten ben ondan istemeden önce o bunu yapardı. ben böyle düşünüyorum, doğru bildiğim budur! - peki ya, o ve hayatı hakkında bilmediklerin?
- bunlardan sorumlu muyum?
- bir anlamda...
- söyleseydi, bana açıklasaydı, neden özgür olamadığını benimle paylaşsaydı, bunun için savaşırdım! bunu biliyorsun... inandıklarım, doğrularım ve isteklerim için savaşmaktan hiç kaçmadım ben!
- peki şimdi ne yapacaksın?
- bilmiyorum... gerçekten bilmiyorum. tek bildiğim bir süre birşey duymak istemediğim... kendimi neredeyse dalga geçilmiş hissedecek gibi oldum bir kaç gün önce! bunun olmadığını biliyorum, ama dediğim gibi; ben bu şekilde devam edemezdim ve etmeyeceğim de... sanırım benim için yine acı bir ilaç vaktiydi...
- senin için ne yapmamı istiyorsan bunu yapacağım.
- sükûnetimizi koru... ve ne olursa olsun, beni, ona kötü şeyler söylemekten, onu kırmaktan, köprüleri atmaktan alıkoy! lütfen... onu seviyorum. iyi olsun. iyi yaşasın... onu sana emanet ediyorum :(

21 Aralık 2008 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 20

- konuşmamız gerek.
- tam anlamıyla rahat değilim.
- bu yüzden konuşmamız gerek zaten!
- yanlış bir şey yaptığımı sanmıyorum...
- konuşalım...
- dürüstlükten hiç taviz vermedim. onu kızdıracak dahi olsa, ona dürüst davrandım. pekala yalan söyleyebilirdim ama söylemedim...
- evet
- ama o bana "beni üzmemek için yalan söyle" dedi... işte sanırım bu benim midemi altüst eden. çünkü insan, başkalarının kendisine, onlara davrandığı gibi davranmasını ister. yani ben herkese dürüstsem, herkesin de dürüst olmasını isterim. o, benden, onu mutsuz etmemek için yalan söylememi istiyorsa, o halde o da beni mutsuz etmemek için yalan söylüyor olabilir!
- ve bu durumda, duymaktan ne çok nefret ettiğin şeyi her duyduğunda, korktuğun başına geliyor olabilir.
- evet, aynen öyle... bana yalan söylüyor olabileceği çok konu var, ama bunlardan hiç biri benim midemi bulandırmaz. zira bunlar ilişki ile ilgili şeyler değil. binanın üst katlarındaki duvarları inceltmek o binayı çökertmez. ama burada bir yalan varsa, bu yalan ta temelde! yani herşey bir yalanın üzerine kuruluyorsa... o zaman üzerindekiler de yalandır. en azından kolay yıkılır gerçeklerdir. başka bir şey daha var: ona bir kez yalan söylersem, ve o da bunu bilirse -bunu o istemiş olmasına karşın- bir daha bana nasıl güvenecek? bunu hiç düşünmüyor...
- yalanlarını hatırlamak zorundasın üstelik. hangi durumda hangi yalanı uydurduğunu unutmaman gerek ki, hikayen tutarlı olsun.
- evet. yalanlar çoğaldıkça karıştırma riski artacak, bu sefer gerçekten bir yalan döngüsüne girecek herşey. bu kez doğruyu söylediğimde bile "mutsuz etmemek adına yalan söylüyor" durumunda kalacağım!
- ve bütün bunlar iştahını kaçırdı.
- çok! herşeyden hkolayca vazgeçmek tarzım değil biliyorsun. uğraşmayı, emek harcamayı seviyorum. haketmediğim şeyler konusundaki hassasiyetimin her iki yönde olduğunu da biliyorsun!
- evet biliyorum. nasıl ki kötü şeyleri haketmediğin halde başına gedikleri zaman "ben bunu haketmedim" diyorsan, hakkın olmayan iyi şeyler için de aynı dürüstlükte ve hakkaniyette davranıyorsun.
- bu biraz ukalalık gibi oldu... kendi adıma yani.
- ama gerçek bu! gelişmiş bir hakkaniyet duygusu, sıkı çalışan bir vicdan ve her iki yöne de eşit güçte dağılmış bir bilinç... seni, onları üzme pahasına da olsa, sevdiğin insanlara yalan söylemekten alıkoyan da bu zaten.
- her iki yönde?
- beynin iki yönlü çalışır. o, sizin ruhunuzla vücudunuz arasındaki köprüdür. kalbin ve ruhunun temel bilgi kaynağı benim, ama bu, ruhunun da dünyadan hiç beslenmediği anlamına gelmez! bir müzik parçasının seni ağlatması, bir komediyi izlerken gülmen, bir kadına aşık olmanı sağlayan fiziksel özellikler, bir kokuyu duyduğunda onun sana hatırlattığı kişi ya da olayla ilgili hatırladığın duygular. bak farkettin mi; tüm bu örneklerde, fiziksel dünyadaki bir etkiden, yani 5 duyu ile algıladığın fiziksel bir gerçeklikten, ve bunun sonucunda ruhunda gerçekleşen tepkilerden bahsediyorum. fiziksel dünyayı beynin ile algılarsın, duygulanma beyinde değil ruhtadır, ama ruhun o duyguyu sağlayacak etkene beynin sayesinde ulaşır.
- peki diğer taraf? yani iki taraflı dediğin şey?
- ruhundaki dalgalanmaları, duygularını, tepkilerini anlatabilmek için yazıyı, müziği, konuşmayı, sesi, renkleri, resmi vb. kullanırsın. bunları fiziksel dünyaya aktarabilmeni sağlayan da beynindir ;)
- anladım sanırım...
- zor birşey değil...
- şu an bu konuşmayı seninle yapıyorum. bunun için beynimi değil, kalbimi kullanıyorum. çünkü seninle iletişim kurduğum yer kalbim. ancak bu konuştuklarımızı kavramlara dönüştürmem, daha da önemlisi onları buraya aktarmam beynim sayesinde oluyor. beynim kaslarıma gerekli emirleri gönderip bu yazıların yazılmasını sağlıyor. bir yandan da, gözlerim, ekrana yazılanları beynime gönderip doğru yazılıp yazılmadıklarını kontrol etmemi sağlıyor.
- aynen öyle :)
- peki ben ne yapmalıyım şimdi?
- bekle... sadece bekle. diğer yanda düşündüğün gelişmeler oluyor. HS ile sohbetiniz tahmin ettiğin etkiyi sağladı. onun ruhundaki dalgalanmalarını, aklının karıştığını biliyorsun...
- hayatının bu döneminde dinginliğe ve sükûnete ihtiyacı var ve ben bunu biraz bozdum sanırım.
- evet
- bununla ilgili sıkıntılı. ama, bir yandan da bu sıkıntıları gidermenin kendi elinde olduğunu farketmeye başladığını, bunun için cesaret topladığını hissediyorum. hayatında bazı değişiklikler yapacak ve bunların sonucunda özgür ve kendi kararını vermiş bir insan olacak.
- ve bunlar olana kadar beklemen gerek.
- sence beklediğime değer mi?
- bu sorularına asla cevap vermediğimi bilirsin... sana geleceği hiç söylemedim. ben sana sadece şu andan bahsederim, daima ;)
- diğer konu?
- doğruların doğru...
- yani; büyü bir kez bozuldu... eski samimiyeti hissetmiyorum. hissedemiyorum. bu elimde değil... ve bu şartlar altında, olaya sakin ve dingin yaklaşmam gerek... ve ne olacaksa zaten olacak, öyle mi?
- evet. aklını boşaltmaya çalış... en azından yanlış bir şey yapmadığını biliyoruz...
- peki ama, 35 yaşında bir insan olarak, sence bu "çocuk"a daha ılımlı, daha hoşgörülü ve yumuşak davranamaz mıydım?
- davranırdın.
- peki neden bunu şimdi düşünüyorum? ya da şimdi telefon açıp bunu yapmalı mıyım? işte bunu kestiremiyorum...
- içgüdüsel hareket ettin. her zaman yaptığın gibi. beyninin çarpık filtrelerini dahil etmediğin, temiz, ilham kökenli bir davranıştı seninki. biraz bekle. zamanı geldiğinde doğru şeyi yapmak için harekete geçeceksin, kendiliğinden...
- bazen birine bir mesaj atmak isterim, yazarım silerim, yazarım silerim, defalarca kez. bir türlü içime sinmez. bir şeyler yanlış gelir, en sonunda vazgeçerim. aradan bir süre geçer, aynı kişiye aynı mesajı aynı cümlelerle yazdığım halde, bu kez içime siner ve o mesajı o kişiye tereddütsüz yollarım.
- çünkü artık herşey o mesajın gönderilmesi için hazır ve uygundur!
- şu anki durumda da, o anı beklemeliyim sanırım...
- bekle bakalım.

17 Kasım 2008 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 19

- merhaba
- gel bakalım :)
- geleceğimi biliyordum tabi ki de.
- evet!
- şu anki huzurumu ve rahatlığımı seninle paylaşmak istedim. gerçi sen zaten bunu biliyorsun ama ben seninle bunu konuşmak istiyorum. belki bu konuda henüz bilmediğim bazı özel açılımlar vardır.
- huzurunun temel nedeni, vicdanen temiz olman.
- bir trafik kazası yaptığımda, bu kazada temel kusurlunun ben olmadığımı ve hatta aslında bütünüyle suçsuz olduğumu biliyordum. ama yine de, polis tutanaklarında karşı tarafın %100 kusurlu görüldüğünü öğrendiğim an büyük bir rahatlama hissettim.
- her ne kadar kurallardan ve toplumsal alışkanlıklardan uzak da yaşasan, sonuçta toplumla sırf inat uğruna zıtlaşan, farklı olmak adına toplumsal değerleri yıkamaya çalışan biri değilsin.
- evet! iyi niyetle ve kimseye saygısızlık etmeden doğru bildiğim yolda yürümeye çalışıyorum. kendim için doğru olduğunu bildiğim yol standartların çok dışında olduğundan, sıklıkla, insanlarla çatışıyorum. ama bunlarda amaç insanlarla çatışmak değil, sadece benim onların yollarına saygı gösterdiğim kadar bana saygı gösterilmesini istiyorum. herkes yanlış yaptığını düşündüğü insana, kendince doğru olanı gösterme hakkına sahiptir. ama gösterilen de aynı şekilde kendi doğrusu savunma ve o doğruda ısrar etme hakkına sahip olmalı.
- işte bu nedenle, birileri senin davranışını onayladığında -normalde, onaylanmışlardan uzak kalmaya alışmış olmana rağmen- kendini iyi hissedersin. çünkü senin konumundaki bir insan için, onaylanmak; aykırı ya da kimi zaman anarşist tavrının arkasında, saf ve temiz bir iyi niyet olduğunun, herhangi bir art niyet gütmediğinin anlaşılmış olması demek. ki senin için en temel değerlerden biri bu: iyi niyetli olmak. senin görevin iyi olmak değil, iyi niyetli olmak ve iyi olmaya çalışmak, başarmak değil elinden geleni yapmak, mükemmel olmak değil bunun için çaba harcamak. onlaylandığında, karşındakinin sende art niyet aramadığını anlıyorsun, ve bu senin gibiler için çok önemlidir.
- sanırım evet.
- sen sanmaya devam et :) sana bunu ben söylüyorum, sanmaktan bahsediyorsun.
- dün de söylediğim gibi, henüz herşeyi çok net ve temiz gördüğümü, mükemmeliyete eriştiğimi hiç sanmıyorum. ve bütün konuşmalarda ilk kez, konuşmakta olduğum kişinin tanrı olduğundan şüpheliyim.
- işte bu da senin zayıf noktan!
- zayıf mı?
- kendinde kusur aramak, kendini eksik görmeye çalışmak! tevazunun aşırı boyutta olanı... yıllarca tevazudan uzak kalan benliğini terbiye etmek için bu kez de abartılı bir tevazu yaratıyorsun! mükemmel değilsin evet, zaten kendinden bunu beklememen gerektiğini de bilecek kadar kafan çalışıyor!
- şu halde kendimi neden rahat bırakmıyorum?
- burada bir paradoks var!
- mükemmele yaklaştıkça tevazu artıyor... ve tevazu arttıkça mükemmel uzaklaşıyor!
- kabaca evet! aslında mükemmel uzaklaşmıyor. mükemmele yaklaştıkça artan tevazu yüzünden, gittikçe artan bir hızla kendini mükemmele daha uzak görmeye başlıyorsun.
- bunu anladım ama nasıl anlatacağımı tam bilemedim... şimdi ben gittikçe olgunlaşıp geliştikçe, bütün temel felsefelerde olduğu gibi, alçakgönüllülük esas olmaya başlıyor. yani basamakları tırmanıp yükseldikçe, mükemmel anlayışım da benimle birlikte tırmanıyor. bu arada, giderek artan tevazu yüzünden ben kendimi olduğum basamaktan daha aşağıda görmeye başlıyorum. ben 3 basamak çıktığımda, yeni öğrendiklerimin ışığında mükemmel anlayışım da 3 basamak daha yükselmiş oluyor. ancak bu 3 basamağı tırmandığımda edindiğim olgunluk ve alçakgönüllülük, kendimi hiç yükselmemiş gibi değerlendirmemi sağlıyor.
- tam olarak değil, yükseldiğinin sen de farkındasın! ama olgunluk arttıkça hayata ve ilişkilere başka pencerelerden bakmaya başlarsınız. bu nedenle de yükselmenize ve bunu farketmenize karşın, hayata giderek daha alt pencerelerden bakmayı denemeye başlarsınız! burada devreye gururunuz girer. tıpkı; bir fakire, aslında kendinizin güçlü olduğunu kendinize ispatlamak için sadaka vermeniz gibi, yükseldikçe daha alt pencerelerden de hayata bakabildiğinizi kendinize göstermek, kısacası tevazunuzun artması sizi mutlu eder. alçakgönüllülük pekçoğunuz için gurur verici bir şeydir, bir erdemdir. buna sahip olan bununla gurur duyar. işte bu noktada egonuz kontrolü ele geçirir ve sırf o gururu daha çok yaşamak için tevazunun dozunu abartırsa, bu kez kendinizi gerçekten aşağı görmeye, kendi gelişiminize karşı körleşmeye başlarsınız!
- anladım sanırım. eğer otomobilimle giderken 90'la gidiyorsam bu sıradan bir durumdur. ama olgunlaşıp daha fazla bilgi edindikçe hızım artar. 170'le giderken, aslında daha ne kadar gelişebileceğimi ve 90'la giderken büyük bir gelişme gibi görünen 170 rakamının ne kadar önemsiz olduğunu anlarım. bu durumda artık 170'le gitmek övünülecek birşey değildir. bu kez de 170'le gitmeyi övünülecek birşey olarak görmeyecek kadar olgunlaşmış olmakla övünmeye başlarım. yani kendi tevazumla övünürüm.
- ve?
- egolarım bu kendi tevazumla övünmeyi artırınca, aslında yüksek bir hız olan 170'i önemsememeye başlarım!
- tehlikeli olduğunu görüyor musun?
- evet! yüksek bir hızdayım ama gurur verici tevazum yüzünden yüksek hızda değilmişim gibi davranıyorum!..
- o yüzden artık egonun bu konudaki baskısından kurtul ve kaçla gittiğinin farkına var. bu hızda sorumluluğun çok fazla. ve hız arttıkça sorumluluk da artmaya devam edecek!
- öğrendikçe, öğrenilmesi gerekenler de artıyor!
- ama öğrendikçe öğrenme hızın da artıyor ;) daha çok bilgi ve güç, daha çok sorumluluktur. işte bu yüzden bu noktadasın! bu gece güzel biriş çıkarttın :)
- teşekkür ederim. bu gece orada olduğum ve olduğun için...

15 Kasım 2008 Cumartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 18

- şimdi ne yapmam gerekiyor? sana gerçekten ihtiyacım var, sinirlerim bozuk ve kendimi kötü hissediyorum. insanlar hakkında kötü niyetli ve olumsuz düşünmeye alışık değilim, ama bu kişi hakkında başka türlü düşünme şansım kalmadı!
- unut!
- izlediklerim keyif vermiyor. hiçbir şeye odaklanamıyorum şu an! canım sıkkın...
- kendine haksızlık etme. sana bunu yapmaya çalıştığını düşünüyorsun değil mi?
- evet
- kendini rahat bırak. kibar ya da olgun davranmak zorunda değilsin. sadece insansın ve öfke en doğal tepkilerinden biri. bu öfkeyi yumuşak ve usturuplu bir şekilde dışarı çıkarman gerekiyor. sert olursan tepkisi de sert olur, çıkarmazsan sana zarar verir... ama insan olduğunu ve her zaman mükemmel davranamayacağını unutma! zaten o da bu yüzden o tepkiyi verdi...
- onu anlamamı mı bekliyorsun?
- neden bu kadar saldırgan ve yaralayıcı konuştuğunu, seni neden aşağılamaya çalıştığını biliyorsun değil mi? annenin sana o kişi hakkında söylediklerini hatırla... kendi gözlemlerini, başkalarından onun hakkında duyduklarını. hiç bir tutarsızlık var mı, farklı kaynaklarda gelen bilgiler arasında?
- hayır yok!
- o halde?
- yine de bu yazıyı yazdıranın sen olduğundan emin değilim. bu konuşmayı gerçekten seninle yaptığmdan emin değilim.
- neden?
- çünkü öfkeliyim ve seni duyamayacak kadar yüksek sesle bağırıyorum içimden bu terbiyesiz "....."e!
- bu çok sert oldu gerçekten!
- evet! hakettiğine inanmadığım hiç birşey söylemiyorum, kimse hakkında... bu konudaki hassasiyetimi bilirsin!
- yine de öfkeni bu kadar bileyleme! güzel bir uyku çekip dinlendiğinde kendini daha iyi hissedeceksin...
- uyuyabilirsem
- bunu yapmasına izin vermemelisin.
- çok kırgın, öfkeli ve gerginim. bu şartlar altında mantıklı ya da kontrollü davranmamı mı bekliyorsun?
- asıl bu şartlarda bunu yapman gerek. sakin ve dinginken, işler temiz bir şekilde ilerlerken mantıklı olmak, akılcı ve kontrollü davranmak kolaydır. şu an bir kriz durumundasın, ve asıl şu an ihtiyacın var mantığına ve kontrole! bu senin şu an geçmek zorunda olduğun bir sınav. ben bu sınavın büyüklüğünü ve onu geçmeye ne uzaklıkta olduğunu biliyorum. inan o kadar da zor değil...
- ben bilmiyorum ama!
- senin kendi cümlelerin: "taş kadar sert olursan kırılırsın, çelik kadar esnek olursan, herşey bittiğinde eski haline dönersin"
- şu an o çeliği onun gö...
- hişşt! tamam... bana odaklan. ona değil. şu an ihtiyacın olan benim, bana odaklanman gerekiyor. tabi rahatlamayı gerçekten istiyorsan. yazdığın mail bence yeterli, kararında! haddini bildirecek kadar sert, onun seviyesine inmeyecek kadar düzeyli.
- şu an, hala, kiminle konuştuğumdan emin değilim.
- senin tarafından olmam mı tuhaf?
- tuhaf değil, belki gerçekten haklıyım. ama kırgınlık ve öfkenin yarattığı gürültüde, duyduğum gerçekten sen misin emin olamıyorum.
- neden konuşmaya başladın birden?
- öfkeli olduğum için. hıncımı alamadım. seninle konuşmanın iyi olacağını düşündüm.
- peki sence ben, seninle arama başka bir şeyin girmesine izin vermiş olabilir miyim? hele ki sen bana ihtiyacın olduğunu bu kadar açık söylemişken?
- bilmiyorum. daha önce de sana çok ihtiyacımın olduğu pek çok durumda beni yalnız bıraktın. şu anda da, kendi kontrolümü elime almayı öğrenmem, öfkemi kontrol edebilme yetimi geliştirmem için kasten yalnız bırakılmış olabilirim. hayatımın şu evresinde, bütün bu olaylar neye hizmet ediyor, bunu anlayamıyorum... bir kaç aydır huzurlu ve rahattım, şimdi ne gereği vardı da herşey yeniden başa döndü?
- hiç birşeybaşa dönmedi! yeni bir aşama bu. olması gerekenler bazen çok acı vererek ya da bütün huzurunu yok ederek gerçekleşir, eğer başka yolu yoksa. şu an öyle bir noktadasın! normalde bunu sana söylemezdim ama, görüyorum ki; öfke seni epey hırpalamış. en basit ve her daim farkında olduğun bir gerçeği bile göremiyorsun şu an!
- bilmiyorum. bu gerçekten sensen, ki bundan emin olmayı çok isterdim...
- evet?
- keşke emin olabilseydim.
- hadi ama! odaklan... seninle benim aramda sadece senin beynin olabilir, o da sen izin verirsen...
- tamam işte, ondan bahsediyorum zaten. öfke yüzünden kendi beynim sen zannediyor olabilirim. tabi bu durumda bu cümle de manasız oluyor. eğer kendi beynimle konuşuyorsam, onu sen zannettiğimi nerden bileceğim ki? bilmiyorum, çok karışık!
- sakinleş... gözlerini kapa. bana odaklan. sana huzur vereceğim. ihtiyacın olan huzuru. lütfen bana odaklan.
- deneyelim...

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 17

- konuşmamız gerek!
- biliyorum...
- tereddütteyim.
- abartılı, haksız ve beklediğin gibi savunma değil saldırı!
- haklı yönleri var
- haksız yönler o kadar fazla ki, haklı kısımları da silip süpürüyor.
- yine de haklı yönlerini hala okuyabiliyorum.
- tepkin iyiydi... ilk başta yazdıklarını yazmaya ve dalga geçmeye gerçekten hakkın vardı! ama bunu yapmadın...
- bunu yapacak birisi olmadığımı biliyorsun.
- biliyorum. bu nedenle kendini şu an olduğundan çok daha iyi hissetmelisin!
- ben şu an hortum meselesine taklılmış durumdayım. haklı ve doğru bir benzetme. gerçi benzetmenin kaynağı da o değil, bu benzetmeyi yapmasını bekleyebileceğim biri... aklımdan çok fazla şey geçiyor. gürültü yaratıp kendini aradan sıyırmaya çalışıyor, böyle hissediyorum, hatta bundan eminim.
- öfkelisin.
- ister istemez. biri beni birşeyle suçladığında ya da eleştirdiğinde kendimi savunurum, yaptıklarıma ya da yapmadıklarıma haklı gerekçeler ararım, karşımdakine saldırıp laf kalabalığı yaratarak işin içinden sıyrılmaya bakmam ben.
- o bunu yapıyor değil mi?
- yapmıyor mu?
- ...
- bütün haksız yakıştırmaları ve zırvalamalarını bir kenara bırakırsak, ki bıraktım zaten; bu yüzden ona cevap bile vermedim, bu basınç sorununda bir arpa boyu yol katedemediğimi görüyorum.
- çok yol katettin...
- belki de seninle konuşmak için yanlış zamanlama... şu an öfkeliyim ve söyleyeceğim herşeye onay arayacağım. kendimi temize çıkarmam gerek!
- C'yi bu yüzden aradın. kendini gerçekten kötü hissettiğin için...
- evet. ve hala da çok iyi hissetmiyorum...
- biraz zamana bırak, dinlen, kendi projelerine ve yapmak istediklerine odaklan. herşey kendiliğinden hallolacak, sakin ol. son zamanlarda dinginliğin yeniden azalmaya başladı, farkındasın sen de. çünkü kanalize olmuş bir halde ferhat'la yapacağın projeyle uğraşırken, bir anda projeyi askıya alıp boşa çıktın. yapacak bir şeyin kalmayınca enerjin yine kontrol edebileceğinin üzerine çıktı. ya o projeye geri dön, ya da C ile konuştuğunuz tarzda bir proje için yoğunlaşmaya çalış!
- bilmiyorum.
- bilme... sadece yap! sakinleş ve huzura geri dön... senin için kötü birşey olayacak bunu biliyorsun. liman belli, oraya doğru gitmeye devam ediyorsun. aklını boş ve temiz tut olabildiğince. şimdilik bu kadar.
- sana ihtiyacım var şu an... çok!
- çık hadi dışarı, aklından geçeni yap!
- bilmiyorum...

26 Ekim 2008 Pazar

dua

gökyüzüne bakıyorum. aslında bakmam gerekmeyen yere. mavi... kuşlar senin gölgende yüzüyor buluttan buluta...

içimden çok şey geçiyor. müziği verdin bize. kedileri, coşkuyu, cesareti, aşkıyı, öfkeyi. sende olan bizde, bizde olan senden. senin gücünde birleştik, senin aşkınla evren oldu burası...

dünyaya bir tohum düştüğünde, tüm yürekler onu kutsar, tanısın tanımasın!

gözyaşları senindir, kahkahalar senin... senin büyük ve sonsuz bahçende oyunlar oynarken, senin ışığına yürürüz bilsek de bilmesek de!

uyku senin yanındadır, uyanıklık senin peşinde. sana bakarız göğe her baktığımızda, birbirimize, yarattıklarına, var edip bize sunduklarına baktığımızda...

lezzet senin ödülündür bize, zevk ve tutku, zafer ve coşku, korku ve utanç; hepsi senin gövdende birleşir birgün!

yenenler yenilenleri kucakladığında sen dokunursun bu topraklara...

kanadının geçtiği her yerde özgürlük şarkıları söylenir. senin ellerindedir güven ve kutsanma...

denize açılan gemici seninle birliktedir. çalışan her yürek seninkiyle atar. her nota, her mısra senin sonsuzluğundan bize akan damlalardır...

seni biliriz, görmediğimiz ama bizi en çok sevenin o olduğunu bildiğimiz sevgili babamız...

sonsuzluğu sorarlarsa birgün, parmaklarım seni gösterir; her baktığım yerde, her düşündüğüm şeyde, aşkta ve ölümde senin adına buluşur ruhlar!


hayatım ve varlığıma yüklediğin her güzellik için teşekkür ederim.

22 Ekim 2008 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 16

- son günlerde seninle konuşmuyor muyuz, yoksa ben konuşmaları kanıksadım mı artık?
- neden böyle düşünüyorsun?
- birşeyler yazmadığımı farkettim.
- şu sıra üzerinde çalıştığın projeye çok fazla odaklanmış durumdasın. bu nedenle, şarkı yazarken ihtiyaç duyduğun sessizliği sağlamak için, sana melodileri/sözleri göndermek dışında pek ses çıkarmıyorum. ve senin de bu durumdan memnun olduğunu biliyorum.
- dün gece hissettiğim karmaşıklık neydi peki?
- bir süredir, fazla uykunun, özellikle de öğleye kadar uyumanın iyi bir şey olmadığını hatırlamaya başladın. az uyku, eskisinden daha fazla zihinsel ve bedensel etkinlik, bu arada belli bir aradan sonra yeniden "üretim"e geçmiş olmanın verdiği manevi tatmin. kendini iyi hissediyorsun; çünkü uzun süredir atıl durumda olan zekânı, yaratcılığını, bedenini yeniden ve üstelik eşgüdümlü bir şekilde kullanmaya başladın.
- eşgüdümlü?
- evet. inandığın bir proje var, ve senin sözlerinle açıklarsak: inanmak ve hayal etmek sizin için bir ihtiyaç. sen uzun bir aradan sonra yeniden bu ihtiyacını gidermeye başladın; bu yeni projeyi ciddiye alıp uğraşarak.
- bu arada yarattıklarımı sunulabilir hale getirmek de epey bir zihinsel etkinlik gerektiriyor.
- ve projenin can damarı olduğunu düşündüğün kişilerle görüşmek ve kırtasiye işlerini yürütmek için de fiziksel olarak çalışmaya ve koşuşturmaya başladın. yani özetle; tek bir hedef için bedenen, zihnen ve ruhen çalışıyorsun. 3'üyle aynı anda! bu uzun süredir yapmadığın birşeydi...
- dün gece sahilde bekleşirken, kendimi çok mutlu hissettim. yorgundum, uykum gelmeye başlamıştı, hava serindi ve ben yapacağım görüşmenin nasıl olacağı ve nasıl sonlanacağı hakkında pek de bir fikre sahip değildim. ama mutluydum. gecenin o saatinde, inandığım bir proje için oralarda hafif yollu "sürünüyor" olmak, küçük de olsa o bedeli -gayet farkındayken- ödüyor olmak, bir şekilde tatmin ediciydi.
- çünkü sizler zor şeylerden zevk alırsınız. günlük hayatın koşuşturmacası içinde bunu unutanlar, ruhlarını ve akıllarını beslemeyi unutanlar, kısacası yüzeysel yaşayan insanlar hariç hepiniz, ruhu hala canlı olan her insan; zorluklardan ve uğraşmaktan zevk alır. bu sizin egonuzun bir parçası: "başarmış olmak", bu sizin en büyük ödülünüz, ve zorluklar ne kadar çoksa, aslında o kadar çok zevk alırsınız, çünkü başarınızı daha fazla zorluğa karşı kazanmış olacaksınız! 3 zorluğu aşmış bir insan mı daha güçlüdür, 20 zorluğu aşmış bir insan mı?
- anladım sanırım. önüme çıkan engelleri aştıkça kendime güvenim artıyor, gücüme inancım artıyor. şu halde "ego" denen şey de aslında ödül mekanizmasının bir parçası!
- elbette ki! egolarınız, kendinizi iyi ve güçlü hissetme dürtüleriniz, bunun verdiği keyif ve hakimiyet duygunuz olmasaydı zorlukları yenmeyi aklınızdan bile geçirmezdiniz.
- peki fark nerde?
- uygulamada! zorluklarla 2 şekilde başedebilirsin. ki yine senin vermeyi sevdiğin bir örnekle açıklayacağım: karate ve aikido...
- hayatla inatlaşmak ya da onun bana karşı görünen enerjisini kendi lehime çevirmek!
- evet.
- ama bu, söylendiği kadar kolay uygulanan birşey değil. evet bunu herkes anlayabilir: karşı koymaya çalışma, onu kendi lehine kullan! tamam, çok güzel de, peki bunu nasıl yapacağım?
- son zamanlarda yapmaya başladığın gibi!
- uyum?
- bugün toplantıda kendini şaşırttın değil mi?
- evet... hiç susmadan konuşma kapasitesine sahip olan ben, üstelik de söyleyebileceğim yüzlerce şey varken, susup dinledim sadece. peki bunu nasıl yaptım? tuhaf, çünkü; ilginç bir şekilde, bunun için hiç bir çaba harcamadım, konuşmamak için kendimi tutmadım. son derece doğaldı, sanki benim kişiliğim aslında buymuş gibi; gayet sakin ve sessiz bir şekilde hiç bir tepki vermeden konuşmaları dinledim.
- işte bu aikido'dur (senin deyiminle). çünkü orada ne kadar konuşursan konuş, bunun bir sonuç cümlesine bağlanamayacağını, bağlansa bile bunun orada kalacağını öğrendin artık. bu nedenle bir sonuç cümlesi kurmaya, ya da insanları -ve kendini de tabi- suçlayacak, son derece sağlam kanıtlara dayalı ve çok mantıklı ama hiç bir işe yaramayacak bir konuşmaya enerji harcamadın! bunun yerine notlar aldın. şimdi aldığın notları bildiklerin ve istediklerinle biraraya getirip bir sonuç üreteceksin. daha doğrusu, bir "eylem planı". enerjini orada konuşup savunma ya da suçlama yapmak yerine, plan program yapmaya, daha sonra da bunları uygulamaya harcayacaksın. planların doğru uygulanabilmesi için, daha küçük ölçekli yan planlara ve adımlara da ihtiyacın olacak. ve sen enerjini bunlara odaklanmak için kullanacaksın... yaşamının bu döneminde, kendi hayatındaki değişikliklere, zihninde ve ruhunda meydana gelen -ve çok da memnun olduğun- küçük kırılmalara bak! yavaş yavaş yükselmekte olduğun bilinç düzeyine. algındaki, daha da önemlisi algıladıklarını yorumlamandaki değişime... bu değişimin; çevrendeki insanların hayatlarındaki değişimlerle eşzamanlı olması bir rastlantı mı sence? kişilerin, psikolojilerin, etkileyebilecek her unsurun, senin işini kolaylaştıracak ve planlarını uygulamanda sana yardımcı olacak yönlere doğru aktığının farkındasın değil mi?
- yani, anayola yaklaştığımı mı söylüyorsun?
- buna asla net bir cevap vermeyeceğimi biliyorsun!
- aslında evet! bu gaddarca görünebilir ama, gerçekten de; çevremdeki ve bendeki değişimlere baktıkça, son derece sağlıklı ve tıkır tıkır çalışan bir mekanizmanın işlediğini hissediyorum. ama bir korkum var.
- biliyorum.
- ya algılama ya da yorumlama hatası yapıyorsam? ya da, ya hala hazır değilsem ve bu deneyim de bir "ders" olarak notlarımın arasına katılacaksa? bunu tekrar kaldırabilecek miyim, bundan gerçekten emin değilim...
- buna rağmen, sanki herşeyden eminmiş ve sonucu biliyormuş gibi çalışmaya devam ediyorsun.
- yapabileceğim başka bir şey yok da ondan!
- hayır, yapabileceğin başka şeyler var. pes edebilirsin, son derece haklı sebeplerin var üstelik, bunu yapmak için!
- neden peki?
- çünkü inancın kuvvetli. beni dinlemeyi sürdürdüğün için doğru yolda olduğunu hissediyorsun, aldığın cevaplar ve gördüklerin seni yürümeye sevkediyor.
- peki korkum?
- herşey zıttıyla vardır ;) bu korku senin emniyet sübabın. az önce bahsettiğin, herşeyin ters tepmesi ihtimaline karşı kapıyı açık bırakmanı sağlayacak olan şey, işte bu korku! kısacası şu anki korkun, bu macerada hissettiğin heyecan ve "emin"liğin dengeleyicisi...

2 Ekim 2008 Perşembe

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 15

- çok kısa... sadece bu konuşmamızı kayıtlara geçirmek istedim.
- peki...
- neden insanlar; zeka, kültür ya da entellektüellik arttıkça cinselliğin geri plana gitmesi, önemini yitirmesi gerektiğini sanıyor? neden cinsellik bir tür zayıflık olarak görülüyor? neden cinselliği ön planda olan ya da bunu gizleme gereği duymayan insanlar yargılanıyor?
- bu sorunun cevabını biliyorsun.
- peki bu cevap doğru mu?
- doğru veya değil, bu cevap bir şeyi değiştirmez. onlara şunu söyle sadece: 3 bileşenden (akıl, duygu ve beden) hiçbiri bir diğerinden daha önemli ya da önemsiz değildir! 3'ü de varlığınızda ve kim olduğunuzda eşit pay sahibidir. 3'ünün de farklı görevleri vardır... duygularınız akılla, akıllarınız 5 duyunuzla yol alır. 5 duyunuz, duygularınızdan da emir alır, aklınızın yanısıra. yani; üçü arasındaki ilişki kesintisiz ve her iki yöne doğrudur! bu nedenle; birbirlerini hem tetikler, hem de beslerler... bu zincirleme reaksiyonun 3 oyuncusundan birini önemsiz görürsen, ona gerekli özeni göstermezsen, onu iyi beslemez ve yeterince çalıştırmazsan diğer ikisiyle arasındaki alışveriş aksamaya başlar. bu durumda, diğer ikisi de tam ve sağlıklı çalışamaz!
- burada özen göstemek derken kastettiğin şey, sadece besleme ve çalıştırma değil sanırım. öneminin ve gerekliliğinin farkında olmaktan bahsediyorsun...
- kesinlikle... vücudunu, aklını ya da duygularını iyi beslemek sadece onları çalıştımak ve her biri için gerekli beslenmeyi sağlamakla olmaz. bir annenin tek görevi çocuğuna süt vermek, altını temizlemek, yıkamak ve korunmasını sağlamak değildir! o çocuğa önemli olduğunu, varlığından memnun olunduğunu da göstermek gerekir. senin bileşenlerin için de aynısı geçerli. vücudunla, beyninle ve kalbinle sadece sağlıkları açısından ilgilenme. onlarla birlikte olduğunun, seni sen yapanın onlar olduğunu farkında ol! bu farkındalığı hep hissederek yaşa, seni sen yapan herşeyle dost ol, varlıklarından duyduğun memnuniyeti hisset! kendinle ilgili beğenmediğin yönlerini vurgulamak yerine, beğendiklerini daha çok vurgula! takdir edilmek, beğenilmek onları güzelleştirir, onlar seni oluşturduğuna göre de, sonuçta seni güzelleştirir :)
- biraz masalsı...
- dene!

29 Eylül 2008 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 14

- kusursuz bir algı aracı, evrende canlı ve cansız herşeyden yayılmakta olan enerji ve titreşimleri kusursuz bir biçimde alan bir alıcı, mükemmel bir verici... fiziksel dünyada deneyimlerinizi edinmenizi, bilgi toplamanızı, diğerleriyle; canlı ve cansız tüm "varlık"larla iletişim kurmanızı sağlayan mükemmel bir makine... ve ikisi arasındaki bağlantıyı kuran, ikisini birleştiren köprü.
- sanırım 3 bileşen konusuna geldik nihayet...
- kalp, beyin ve vücut... ilham, düşünce ve devinim... duygu, muhakeme ve hareket... hedefe hareket etme isteği, direksiyon ve otomobil :)
- aslında üzerinde çok da konuşmaya gerek bile yok. bu son örnek herşeyi açıklıyor.
- hepsini iyi beslediğini düşünyor musun?
- konuşmalarımız başlayana kadar -bundan ne kastettiğimi biliyorsun- ruhumu yeterince besleyemez olmuştum. ama şu sıra iyi durumda olduğunu biliyorum :)
- bedeninle ilgili sorunlar var ama.
- modern tıpla halledilmesi gereken basit bir fıtık sorunum var. bir de sebebini bir türlü anlayamadığım göbeğim... yani, vücudumun hiç bir yerinde yağ yokken, sadece göbeğimde bu kadar çok yağ toplanması saçma değil mi?
- vücudunu dinliyor musun? beni ve aklını dinlediğin kadar?
- bilmem, hiç düşünmedim...
- düşün. vücudunu dinle...
- ben doktor ya da uzman değilim...
- kendine doktorluk yap demedim. dinle dedim. gözle, dinle, hisset.
- profesyonel yardım gerek bence bu göbekle ilgili... yani deli gibi yemek yediğim zaman 83 kiloyum, deli gibi perhiz yaptığımda 82 kilo. sadece bir kilo farkediyor yemekle yememek arasında.
- orası muhakkak. yardım alman gerek...
- vücudumun genel olarak bana hissettirdiklerinden memnunum. yani; genel anlamda huzurlu ve sessiz bir vücudum var. sigarayı bıraktığımdan beri -3 yıldır- özellikle solunum yolu hastalıklarını ve grip gibi şeyleri çok daha çabuk ve kolay atlatıyorum. fıtık dışında vücudumda bir sorun hissetmiyorum. organlarımın sağlıklı olduklarını hissediyorum. hemen her besin cinsinden mutlaka yiyorum. şekeri azalttım, tuzu zaten belli yiyeceklerle ve az miktarlarda tüketiyorum. hiçbir besin türünü aşırı tüketmiyorum. dengede olduğumu sanıyorum. ki aslında, çok yesem de az yesem de kilomun pek değişmemesi vücudumun dengede olduğunu düşündürüyor bana...
- ama bu dengede yanlış bir şeyler var. öyle olmasa göbeğin olmaz!
- yanlış her neyse, beslenmeyle ilgili olduğunu sanmıyorum. belki uyku sorunu, belki hareketsizlik, belki genel anlamda varolan dengenin olması gerekenden daha yavaş bir çalışma temposunda kurulmuş olması... bilemiyorum. bu sonuncu bana yakın geliyor: yani evet dengedeyim ama bu denge, benim gerçek potansiyelimin çok çok altında bi seviyede oluşmuş durumda. bu nedenle yeterince harcayamıyorum, yeterince tüketemiyorum enerjimi... ancak; belli bir denge konumunda olduğum için de bu dengeyi bozmak, yani yeniden dengesiz bir konuma geçmek konusunda isteksizim. yani vücudum ve beynim isteksiz...
- bu isteği neyle sağlayabiliriz? daha üst ve yüksek enerji tüketimli bir konumda yeniden dengeye ulaşmak adına mevcut dengeni bozma isteğini?
- iş... işler. sahip olduğum yetenekleri daha çok ve etkin kullanmak istiyorum. müzikal yazma fikri enerjimi yükseltiyor örneğin... daha yüksek bir çalışma temposu ve daha meşgul bir çalışma ortamında dengemin bozulup tüketimin üst seviyelere çıkacağı muhakkak! ancak şu an kendimi değiştirip daha yüksek bir enerji konumuna geçsem bile, bunun bir faydası olmayacak! yani daha çok çalışayım, daha çok koşturayım tamam ama, ne için? boşa koşturmak da bir noktadan sonra stres yaratıyor ve işler yeniden tersine dönüyor. ben işlere yetişmek için çalışmalıyım, işlerden daha hızlı gittiğimde, yüksek enerji konumu başımı ağrıtmaya başlıyor; zira daha fazla enerjiyi harekete geçirmiş oluyorum ancak yapacak iş olmayınca o enerji akamıyor bir yerlere... ve üzerimde kalıp stres yaratıyor. yani, aslında burada senin yıllardır yapmadığın bir şeyi yapman ve bana "akacak mecra" vermen gerek!
- benim mi?
- evet senin... en azından benim kendim için bulduğum mecralarda önümü tıkamaman gerek!
- peki ama ya o akmaya çalıştığın mecra yanlış bir mecra ise? ya henüz hazır değilsen? daha önce konuştuklarımızı hatırla... seni yolundan neden döndürdüğümü... ya henüz o akışa hazır değilsen ya da o akış seni yanlış bir yöne sürükleyecekse?
- ya ben bunun sorumluluğunu üstleniyorsam? neden seçimimi gerçekten bana bırakmıyorsun?
- bunu denemek istediğinden emin misin?
- en azından denemediğim bir şeyi denemiş olacağım! ve ilk kez deniyor olacağım... ilk denemede "duvara" her zamankinden biraz daha yumuşak çarpmamı sağlayabilirsin en azından... eğer birlikteysek, aynı saftaysak ve sen gerçekten benim isteklerim doğrultusunda çalışıyorsan, bu kez senden bunu istiyorum: seçimi tamamen bana bırakmanı ve bu seçimin muhtemel sonuçlarına karşı bana karşı biraz olsun insaflı olmanı... hatta bir adım daha ileri gidiyorum: bu seçimin muhtemel bütün olumsuz sonuçlarını yolumdan çekmeni ve güzel bir sonuca ulaşmamı sağlamanı istiyorum!
- bu çok fazla değil mi? bütün sorumluluk sendeyse, sonuçlara da katlanman gerek, ne olursa olsun!
- katlanmayacağım demedim ki! ayrıca; madem bütün sorumluluk bende, o halde bütün yetki de bende olmalı!
- zaten sorumluluk da yetki de sende!
- bu kez tamamını istiyorum...
- daha önce başına gelenleri unutma!
- o zaman çok gençtim, hırçın ve aşırı hırslıydım. yetkilerimin farkındaydım ama sorumluluklarım konusunda bilgisizdim... ... şimdi... var mısın?

28 Eylül 2008 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 13

- az önce... kendi adıma inanılmaz bir çözümlemeye ulaştım!
- farkındayım :)
- beste yapmak, söz yazmak, şiir ya da yazı yazman tamamen bir esinlenme işi... yani senden gelen ilham aslında temel kaynak!
- evet... bunu, beyninde var olan müzik bilgileriyle birleştirip şarkı haline getiriyorsun...
- işte benim sorunum buymuş! ben sadece beynimde varolanlarla şarkı yazmaya çalışıyormuşum hep. yani... mesela; bir şarkı dinliyorum, o şarkının melodisini, düzenlemesini, genel havasını ya da enerjisini çok beğendiğim zaman, hemen aynı enerjide bir parça yazmak istiyorum. çünkü, o parça, benim ruhumu ve kişiliğimi çok iyi ifade ediyor, ve ben de aynı ifade ile kendi şarkımı yazmak istiyorum!
- peki neden olmuyor?
- çünkü, esin kaynağım yanlış... bilmiyorum belki de bana öyle geliyordur. sırf beğendiğim karakterde bir şarkı yazmış olmak için yazdığımdan sanırım...
- bütün şarkılarını böyle mi yazdın?
- ilk zamanlar yazdıklarımı değil tabi ki. o zamanlar ne yapmak istediğim hakkında net bir fikrim yoktu.
- çünkü bazı parçalarını sen de beğeniyorsun.
- çalışmayan saat bile günde 2 kez doğru saati gösterir!
- kendine bu kadar yüklenme. seninki biraz da tıkanma durumu. içinde 16 yılda oluşmuş kördüğümleri, nasırlaşmış alışkanlıkları, üstüste yığılmaktan katılaşmış ve fosilleşmiş duygusal atıkları temizleyip ruhunu özgürleştirmek o kadar da kolay değil... ki zaten aslında bütün konuşmalarımızın özü bu. bunu yapıyorsun benimle.
- biliyorum. zaten bu nedenle, aslında hiçbir şey eskisinden daha iyi olmamasına ve hala istediklerimden aynı uzaklıkta olmama karşın, içimdeki büyük basınç giderek azalıyor...
- çünkü hayatında ilk kez, esinlendiklerinle öğrendiklerini, yani benden aldığın bilgilerle dünyevi deneyimlerini birleştirmeye başladın! bizim konuşmalarımıza kadar geçen sürede benden aldığın ilhmalar, esinler, kısacası sağduyunla ve maneviyatınla edindiğin tüm bilgilerin üzerine, bu yaşa kadar kitaplardan, belgesellerden, günlük hayatından ve mantıksal çıkarımlarından öğrendiklerini koymaya başladın. iki bilgiden bahsetmiştik: zihinsel bilgi, yani beynin 5 duyu vasıtasıyla fiziksel dünyadan topladığı bilgiler ve bu bilgilerin işlenmesinden oluşturulan "üretilmiş" bilgiler. bir de doğrudan benden aldığın saf tanrısal bilgi.
- evet. ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır bir 5 duyunun sağladığı, ve beyinde kayıt edilmeden önce "yargı" ve "korku" gibi filtrelerden geçirilen budanmış ya da şişirilmiş bilgi. ve hiç bir aracı organ ya da filtre olmadan doğrudan kalbe gelen, esinlenilen, hissedilen bilgi.
- 5 duyunun ne kadar sağlıklı olduğu neden tartışılır?
- illüzyon! eğer duyularımız gerçekten mükemmel çalışsaydı, ya da onları yorumlayan beyin gerçekten mükemmel olsaydı illüzyon diye bir gösteri sanatı hiç ortaya çıkmazdı! beyin, 5 duyudan gelen bilgileri yorumlarken kolaylıkla hata yapabiliyor. bu nedenle beynin bilgi kaynakları sınırlı ve pek de güvenilir değil bence. ben bu nedenle kararlarımda aklımı değil kalbimi kullanmayı tercih ediyorum. senden gelen bilgi filtrelenmediği ya da yorumlanmadan eyleme döküldüğü için...
- güzel. ama bazı bilgiler, örneğin okulda öğrendiğin bilgiler, fizik, kimya hakkında öğrendiklerin, belgeseller ve kitaplardan dünya, evren ve yaşam hakkında öğrendiklerin, herhangi bir yargı ya da korkuyla filtrelenmez. doğrudan kaydedilir, en az benden gelen bilgiler kadar temiz olarak!
- neden?
- çünkü fizik, kimya bilgileriniz, yaşam hakkındaki gözlemleriniz ve ispatladığınız tüm gerçekler, sonuçta sizim yorumunuz dışında kalan saf bilgiye dahildir. bir aslanın avlanması, nükleer tepkime kuralları, kütle çekimi, kimya ve fizik hakkındaki şu ana dek elde ettiğiniz tüm bilimsel veriler birer gerçektir. herhangi bir doğa ya da uzay belgeselinde izlediğin hiç bir şeyi değer yargılarınla yargılamazsın, kültürden kültüre farklılık göstermez. hidrojen, nükleer tepkime sonucu helyuma dönüşür ve bu evrensel bir sabittir. bu; sizin yorumunuz değil, zaten varolandır!
- yani ay ile dünya arasındaki kütleçekimsel ya da manyetik ilişkiye dair efsaneler, kültürel inançlar ve benzerleri yorum meselesidir, ama sonuçta dünya ile ay arasında bir kütle çekimi vardır ve bu bir fizik kuralıdır!
- kesinlikle! dolunaydan insanların psikolojilerinin değişip değişmediği, içinizden bazılarınızın kurtadama dönüşüp dönüşmemesi, ya da dolunayda daha romantik olup olmadığınız tamamen kültürlerinizle ilgili yakıştırmalar ve çoğu zaman da şehir efsaneleridir. ama dolunayın kendisi dünya güneş ve ay arasındaki açılarla ilgili bir gerçektir. bir kültür dolunay için "kurtadam" ilişkisini kurarken, diğeri bununla dalga geçebilir. ama her iki kültür de dolunayın fiziksel bir gerçek olduğunu kabul eder. hangi yargıyla ya da korkuyla bakarsan bak, dolunay doılunaydır, ve senin ayı o şekilde görmeni sağlayan şey basit fiziksel etkileşimlerdir.
- peki bestelere dönersek?
- sabırlı ol... ansiklopedik bilgilerin fizik, kimya ve matematiğe dayananları; tamamıyla olmasa da büyük oranda gerçeği yansıtan saf bilgilerdir. sen ömrünün bu aşamasında, 5 duyu ile algılayıp beyninde depoladığın bilgilerle, bizim kalbine verdiğimiz bilgileri birleştirmeye, ikisi arasındaki olağanüstü ilişkiyi çözmeye başladın!
- hissettiğim de bu zaten! daha fazla anlamaya başladığımı hissediyorum.
- anlıyorsun da zaten. daha doğrusu zaten bildiklerini şimdi farklı bir bilgiye doğru sentezlemeye başladın. fiziki dünya bilgileri ile manevi bilgilerin aslında farklı olmadığını, ikisinin de aynı kökten geldiğini farkediyorsun. bunu zaten biliyordun, ama hiç bu kadar farkında ve içinde olmamıştın!
- evrenin bir parçası olduğum ve zaten yaşanması gerekeni yaşadığım hissi giderek artıyor beynimde!
- çünkü beynin susmayı ve gerektiğinde üst bilincinle birlikte kalbini dinlemeyi öğreniyor. yani saf bilgiyi! zaten beyninin en temelde yapmaya çalıştığı şey bu: bütün insanlık olarak doğayı, evreni, hayatı, neden yaşadığınızı ve bütün bunlara ne gerek olduğunu çözmeye çalışıyorsunuz binlerce yıldır. doğru mu?
- evet.
- sebep bu işte. fiziksel evreni çözmek, ve temelde yatan "neden" sorusuna bir yanıt bulmak en çok istediğiniz şey. hepinizin değil tabi ki; maddi ile manevi arasında dengeyi kurmuş olanların ve de bazı akamdemisyenlerin!
- bu konu benim maddiyat-maneviyat teorime gidiyor sanki.
- teorini biliyorum. 3 bileşen konusunda bunu zaten konuşuyoruz seninle...
- evet.
- bir ara bunu da yazmanı istiyorum. yazarken yeni cevaplar bulacaksın ;)
- pekala. besteler?
- şu ana dek beste yapma yöntemin şuydu: bir şey duy, onu çok beğen, bu arada temel noktaları beynine kaydet, sonra sana o kayıtları çağrıştıracak, yani aynı hissi hatırlamanı sağlayacak yeni bir şarkı yaz. yeni şarkıyı yazarken içeriye bakmak pek de aklına gelmiyordu. ilham almak yerine, kaydedilmişleri kesip biçerek bir şeyler yazmaya yöneldin hep...
- biliyorum. yani aslında her birisi, yazdığım her şarkı; bana orijinalinin duygusunu hatırlatacak birer "kopya" idi. ve bu nedenle kendileri kendi duygularına sahip olmadıkları gibi; asla "gerçekleri" kadar doğru da olamadılar!
- çünkü içlerindeki ilham çok azdı, temel itki beyninin bir duyguyu, ve o duyguyla ilişkili anıyı yeniden yaşayabilmek için bir tür "tuş" üretme isteğiydi!
- kendi yazdığım taklit şarkıyı dinlerken bir anlamda "tuş"a basılıyordu, ve böylece bana o şarkıyı yazdıran asıl şarkının duygusunu hatırlamış oluyordum!
- evet.
- peki ama, neden orijinalini kullanmak yerine, kendim bir taklit ürettim hep?
- üretme isteği sende doğuştan varolan bir şey... kendinizi ifade etme isteği. aslında hepinizde var. dansetmek, şiir yazmak, konuşmak, fotoraf çekmek, şarkı söylemek, beste yapmak, oyun yazmak, rol kesmek... aklına gelebilecek herşey! hepsi kendinizi ifade etme, "ben buradayım" deme çabası! varolma ve bunu kanıtlama dürtüsü. en temel dürtünüzün, yani hayatta kalma ve yaşama sarılma dürtünüzün farklı bir yansıması. yaşadığınızı, orada olduğunuzu çevreye, ama en fazla da kendinize ispatlama isteği.
- besteler?
- sabır... bilgileri birleştirme süreci ilerledikçe, içerden gelen itkiyi kullanmaya başlayacak ve hayatında 2. kez, kendine ait "besteleri" yazmaya başlayacaksın! aslında kural olarak size geleceği söylemiyorum asla, biliyorsun. ama bu kez senin de bunu hissettiğini ve farkına varmaya başladığını gördüm. yani aslında sana gelecekle ilgili bilmediğin bir şey söylemedim, sadece bildiğin bir şeyi teyid etmiş olduk...

26 Eylül 2008 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 12

- neden yazamıyorum artık?
- büyü bozuldu diye korkuyorsun...
- bozulmadı mı?
- bu sana bağlı...
- ilk zamanlar yazarken sadece seninle konuştuklarıma odaklanabiliyordum. sadece yazıyordum, ve yazdıklarımı yargılamadan, konuştuklarımızı aynen aktarıyordum. sanırım şimdi biraz yargılamaya başladım!
- neden?
- bay mükemmel yeniden ortaya çıktı sanırım. şu, herşeyin en iyisini yapmameraklısı, ilgi delisi adam! ilk zamanlar yazdıklarım insanlardan o kadar olumlu ve güzel tepkiler aldı ki, şimdi yazacaklarımın da aynı tepkiyi almasını, en azından "bunlar eskiler gibi olmamış" dedirtmemesini istiyorum sanırım :(
- hımm... bu da konuştuklarımızı aktarmanı engelliyor.
- evet! bu arada, sadece insanlar beğendi diye mi yazmaya devam etmek istiyorum, acaba aslında yazacak bir şey yok da ben mi zorlamaya başladım diye endişe içindeyim...
- şu an neden yazıyorsun?
- çünkü şu an bunu seninle gerçekten konuşuyorum... bugüne dek seninle konuşmadığımız hiç bir şeyi yazmadım ki! sadece GB ile tanışmamız seninle konuşmadığımız bir şeydi, onu ben o şekilde yazmak istedişm, ama diğerleri hep seninle konuşmalarımız...
- ve şu an sıkıntılısın? gerçekten içinde geliyor da mı yazıyorsun, yoksa beğenilmek -her zamanki gibi- hoşuna gitti ve bunun devamını sağlamak için mi yazmaya zorluyorsun, emin olamadın...
- aynen öyle...
- neleri yazmak istedin de vazgeçtin?
- yapma! sen tanrısın, bunları zaten biliyorsun...
- evet ama belki sana hatırlatmak istiyorumdur.
- bunu içerden de yapabilirsin...
- GÖ'yü seviyor muydun?
- ne alaka?
- cevap ver
- evet, tabi ki...
- peki o bunu biliyor muydu?
- evet!
- peki o zaman neden ona defalarca kez seni seviyorum dedin?
- bunu söylemek hoşuma gittiği için!
- konuştuklarımızı hatırladığını sadece bilmek değil, bazen görmek ve duymak da hoş birşey. benim için bile :)
- pekala! 3 bileşen konusu, eski eşimle tanışmamız, birçok şey. şu an çok da iyi konsantre olamıyorumbu konuşmaya... sanırım bunu da sürdüremeyeceğim :(
- bitirmek istediğin an bitir! her konuşmamız tamamlanmak zorunda değil! ben seninle sen henüz doğmadan da beraberdim, sen hayatta olduğun sürece yanındayım ve sonrasında da yine birlikteyiz. daima... yani; konuşacak bol bol vaktimiz var...
- evet ama benim bilmediğim bir şey var.
- ne kadar vaktinin kaldığı...
- evet! tamam biz hep birlikteyiz ama ben diğer insanlarla ne kadar daha birlikteyim, bunu bilmiyorum ki! ve konuştuklarımızı onlarla paylaşmak için ne kadar zamanım var, bilmiyorum.
- konuştuklarımızı onlarla paylaşman şart değil. bunu yapmaktan keyif aldığını biliyorum, ama buna mebur değilsin... seninle konuştuğumuz herşeyi onlara da söylüyorum zaten. dinlemek isteyenler dinliyor, istemeyenler zaten sen onlara anlatsan da anlamayacaklar.
- yani konuşmalarımızı yazmam çok da önemli değil
- onlar açısından değil. senin açından önemli. çünkü sen genellikle yazmakla benimle konuşmayı aynı anda yapıyorsun! bu nedenle yazmaya başladığın her an biz konuşuyor oluyoruz. sana söylemek istediğim; konuştuklarımızı birebir yazmaktan çekinme! bırak insanlar beğenmesin, bırak okumayı reddetsin, önemli olan senin yazman... benimle konuşman ve aradığının farkında bile olmadığın cevapları bulman!
- evet! bu konuşmalarımız sırasında pek çok cevap buldum kendimle ve hayatımla ilgili. bazıları eskiden karşı çıktığım düşüncelerdi, bazı cevaplarıysa aramıyordum bile! daha doğrusu o cevapların varlığının ve öneminin farkında değilmişim...
- şimdi farkındasın ve artık konuşmalarımızda başka başka cevaplar da arıyorsun!
- evet!
- bir kavanozun içine kaç çakıl taşı sığdırabilirsin?
- bilmem... 10 -15?
- daha fazlası sığar mı?
- sanmam
- ama kavanozda hala boşluklar kalacak. o boşlukları daha küçük taşlarla doldurursun...
- yine boşluklar kalır. ama, geriye kalan boşluklara artık daha küçük taşlar da sığmayacaktır. dolayısıyla geriye kalan boşlukları kumla doldurabilirim!
- büyük cevaplar azdır... daha küçük cevaplar daha çoktur. en önemsiz ve minik detaylarsa kum taneleri kadar çoktur! hayatındaki her cevaptan, her dönemeçten, her karardan ya da seçimden hayatında büyük değişimler yaratmasını bekleme! bazıları büyük çakıllardır, bazılarıysa sadece kum taneleri. ama küçük cevapları ve seçimleri de sakın önemsiz zannetme! evet; hayatında çok küçük değişiklikler yaratırlar, ama sonuçta kum taneleri olmazsa çakıl taşlarının arası daima boş kalır ;)

21 Eylül 2008 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 11

- dün gece gördüğüm rüya... yani bilinçatım. neyin pişmanlığı bu? daha doğrusu endişesi...zira rüya boyunca hissettiğim duygu bir endişeydi. yaptığım seçimden pişmanlık duymuyorum, ama bununla ilgili endişelerim var. ki bunun ben de farkındayım zaten!
- seçimini neye göre yaptığını konuşmuştuk!
- aslında çok da inandırıcı değilsin bu konuda.
- neden?
- bana belli yetenekleri veren sen değil misin? verdiğin istek ve yetenekler arasında bir paralellik olduğunu düşünüyorum. geçmişimi hatırlıyorum: ilgi çekmeye çalışan, takdir görmek için didinen çocuk! yalnızlığından, ilgisizlikten, terkedilmişlikten kurtulmak için çevresine insan toplamaya çalışan, ilgi ve takdir için şaklabanlık yapmaya başlayan çocuk... peki bana ilgi çekici yetenekler vermeseydin ne olacaktı o zaman ne yapacaktım?
- illa ki bir şeyler vermiş olacaktım, belki şu an sahip olduklarından farklı, ama illa ki!
- vermediğin hiçmi yok?
- adaletle ilgili söylediklerimi hatırla: adalet, eşitlik değil denkliktir!
- bunu anladığımdan emin değilim
- her öğrenciye 10 vermek eşitliktir, ama adil değildir! daha çok öğrenen ve öğrendiklerini daha iyi kullanan öğrenciye daha yüksek not vermek eşitsizliktir, ama adildir!
- denklik ne peki?
- oran! senin 10 birim yeteneğin varsa ve bunun 3 birimini kullanıyosan, hakettiğin not 10 üzerinden 3'tür... yanındaki adamın sadece 3 birim yeteneği varsa ve o da bunun üçünü kullanıyorsa sence onun hakkı da 3 müdür? sen kendinin %30'unu kullanırken o tamamını kullanıyor... denklik budur. sen de o da 3 birimlik iş yapıyorsunuz, ancak sen bunun için kendinin %30'unu kullanıyorsun, o ise tamamını! aldığın not; ortaya çıkan sonuca değil senin kendini ne kadar adadığına aittir!
- peki ben kendimin toplamda ne kadar olduğunu ve bunun ne kadarını kullanabildiğimi ya da kullanabileceğimi nerden bilebilirim ki?
- GK'ye kendini tanımak ve özgürlükle ilgili söylediklerini hatırla! kendini tanımak ve anlamak, kendi sınırlarını ve performansını keşfetmek senin en temel görevin!
- ama kendimle ilgili bilgim zamanla artar. yani ilk başlarda sınırlarım hakkında bildiklerimle bugün bildiklerim çok farklı! örneğin askere gitmeden önce aklıma bile gelmeyecek kadar yüksek bir fiziksel performansım olduğunu öğrendim askerliğimde... üstelik yine bu zaman içinde bende değişimler de meydana gelir. ben kendimi tanımak için zaman harcarken, kendimi keşfederken kendi sınırlarım da sürekli genişliyor olabilir bir yandan! bu nedenle hiçbir zaman kendimi tam anlamıyla tanımış olabileceğimi sanmıyorum.
- senin görevin ne?
- en iyisini yapmaya çalışmak!
- yani kendini adamak! adanmış olmak... ben ne dedim demin?
- sen benim başarımla değil, niyetim ve bu niyet uğruna gösterdiğim çaba ile ilgileniyorsun...
- niyetinle de ilgilenmiyorum aslında! sen geminin sahibisin! sen o geminin nereye gideceğini bir kez söyledikten sonra, ben sadece oraya varmak için gerekenleri yapıyorum. gemiyi götürmek istediğin yer bana göre çok yanlış da olabilir. ama ben sana akıl, irade ve vicdan verdim! bunları düzgün kullanıp "temiz" bir hedef belirlemek senin asli görevin!
- işte bu "adanmışlık" noktasında sıkışıyorum zaten...
- biliyorum.
- iki seçeneğim var. biri toplumun kabul ettiği, standart, alışılmış, uyumlu hayatı seçmek, diğeri ise kendimi gerçekleştirmek.
- bedeller?
- toplumsal modelleri örnek alırsam, örneğin sıradan bir insan olmaya ve toplumun genel yargıları içinde askin ve uyumlu bir hayat yaşamaya karar verirsem; öncelikle toplumda kabul görürüm. rahat ederim, gündelik sorunların gelip gittiği, çok fazla düşünmek ve karar vermek zorunda olmadığım bir hayat yaşarım. buna karşın, gerçekleştiremediğim hayallerim, ortaya koyamadığım ya da ifade edemediğim bir kendim olur hep... ve onun eksikliğini daima hissederim. eğer kendim olursam; toplumun genel geçer kurallarıyla kavga etmem gerekir, ailemin ve çevremin benden beklentileri, sürekli iniş-çıkışlara sahip, huzurun sık sık bozulduğu bir hayat! buna karşın kendi özgürlüğümde kimseye hesap vermiyor olmanın tadını çıkarırım.
- özetle...
- toplumun kabulünü istiyorsam kendimden, kendim olmayı istiyorsam toplumun kabulünden vazgeçmem gerekir!
- her ikisinde de kazanacakların ve kaybedeceklerin denktir. aslaeşit değil, ama denk! açık büfe örneği üzerinden gidelim.
- açık büfe?
- her birinden birer çatal alarak kaç çeşit yemek yiyebilirsin?
- en fazla 30 herhalde. bilmiyorum, hiç denemedim!
- 30 diyelim. açık büfede 30 çeşit yemek varsa? her birinden birer çatal alırsan, doyarsın, ve hepsinden yemiş olursun.
- evet...
- peki ya açık büfede 100 yeşit yemek varsa?
- ...
- sen yine sadece 30 çatal yemek yiyebilirsin! bu durumda 70 çeşit yemekten vazgeçmen gerekir.
- doğru!
- neyi seçersen seç, kazandıkların kadar kaybettiklerin de olacaktır! seçimi doğru yapmanın anahtarı, bazen, kazanacaklarını değil kaybedeceklerini doğru hesaplamaktır!
- ama 30 çeşiltlik masada yersem hiç kaybım olmayacak?
- bu durumda yemekten de önce seçmen gereken başka birşey var... hangi masada yemek yiyeceğin! doğru masayı seçersen herşeyi yersin ve hiç bir şeyden vazgeçmen gerekmez!
- bu seçimi tam anlayamadım..
- kendini küçültmen gerek gökçer! daha çok çeşit var, daha zengin görünüyor diye, daha fazla çeşidin olduğu masaya oturmak, sonuçta daha fazla şeyden vazgeçmek demektir! bunu sakın unutma...
- kendimi küçültmek derken, beklentilerimden bahsediyorsun sanırım.
- kesinlikle! beklentilerini küçült. hatta onlardan kurtul. mutluluğunu, hayatının devamını başarıya, kazanca bağlama! elbette ki başarmak ve kazanmak için çalışacaksın, hayatınızın temel itkisi bu! ama nasıl ki; korku, dozunda kullanıldığında hayat kurtarırken, fazlası hayatı engellemeye başlıyorsa, isteklerini ve beklentilerini -hatta hırslarını- hayatını zenginleştirmek ve ayakta durmak için kullan, ama bunların da fazlasının zararlı olduğunu unutma. kendini küçült! senin görevin başarmak değil, bunun için elinden geleni yapmak sadece!
- bunun üzerinde düşünmem gerek!

17 Eylül 2008 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 10

- ruhumun acıyan tarafını hep gizliyorum...
- aslında bunu yapmak zorunda değilsin artık. çocukluğunda, gençliğinde bunu yaptığın zaman, bir nedenin vardı: yalnız ve korkak büyütüldün ve gözlerinin ardında zeka belirmeye başlayan her insan gibi sen de ilgi istedin!
- göremeyince de ilgi çekmenin yollarını aramaya başladım... ve buldum! ama şimdi görüyorum ki; ilgi çekmek için bulduğum yol "ben" olmuş artık! aklımda bir soru var.
- aşırı ilgi çekme isteğin var ve bunun sonucunda mı bu adam oldun, yoksa zaten bu adam mısın?
- evet! sanırım bu sorunun cevabını bulmam gerek. komik olarak, insanları güldürerek ilgi çekmeyi seviyorum. ama buradaki soru şu: ben ilgi çekmemi sağladığı için mi komiğim, yoksa zaten komik miydim en başından?
- bu sorunun cevabı neden önemli?
- kendimi kaybettiğimi hissediyorum bazen. insanların arkamdan söyledikleri, birlikte çalıştığım insanlarla sık sık karşı karşıya gelmem. eleştirilmek, yargılanmak, hele ki dün son örneğini yaşadığım olaylardaki gibi saçma sapan ve tamamen "yorum" neticesinde varılan yanlış mesnetler üzerinden yapılan suçlamalara maruz kalmak beni çok yaralıyor! eğer komiklik sadece bir ilgi çekme yöntemiyse, ben kendim olmak ve komikliğin kontrolünü ele geçirmek istiyorum. yok eğer ben komiksem gerçekten, yani her dakika espri yapan adam gerçekten bensem, o zaman bunu elden geçirmem gerek!
- her ikisinde de yapman gereken şey aynı, farkettin mi?
- nasıl yani?
- cevap ne olursa olsun, "elden geçirilmesi" gereken bir gökçer var. kendin olmak ve komikliğin kontrolünü ele geçirmek ilk muhtemel cevap: bunun anlamı, komikliğinin senin kontrolün dışında da fazlasıyla çalıştığı... yani? şu anki gökçer, bu "komik adam"ı kontrol altında tutamıyor! o zaman gökçer'in kendini geliştirmesi ve o adamı kontrol altına alması gerek. diğer durumda, eğer o komik adam, senin kişiliğinin bir parçası değil bütünüyse, o zaman da o bütünde ayarlamalar yapman gerek!
- ikisindeki ayarlar farklı ama!
- hayır değil! her ikisinde de zarar veren kısım aynı. her ikisinde de kontrol mekanizmasına ihtiyaç aynı...
- ama sen biliyorsun, ben hayatımda kimseyi aşağılamadım, kimseye laf sokmak gibi bir derdim de olmadı. o benim işimi yapma biçimim sadece. sahneden indiğimde, sahnedeyken takıldığım insanlarla ilişki kuruyorum mutlaka, onlarla yüzleşip herşeyin sadece basit bir gösterinin parçası olduğunu gösteriyorum...
- ben biliyorum, ama diğerleri bilmiyor. belki de zekan ve komikliğin kadar, nazik ve ince ruhlu yönünü de insanların gözüne sokmalısın! ki bunu yapmakla rol yapmış olmayacaksın. bu senin ruhunda zaten var; bazen öyle bir nezaket, öyle bir incelik sergiliyorsun ki insanlar şaşırıyor, senden beklenmeyen bir şey bu onlar için. bunu yaşadın kaçkez, hatırla.
- evet.
- herkesin aynı olmadığını biliyorsun, ama sanırım unutuyorsun. bazı insanlar hayata senin baktığın gibi bakıyor, herşeyin aptal bir gösteri olduğunun farkında; seninle ilişki kurarken, duyabileceklerini göze alarak bunu yapıyor. ama herkes böyle değil. bunun da sebebini biliyorsun!
- kendi sınırlarını bilmemeleri.
- evet! GK'ye anlattıklarını hatırla... kendi kanatlaryla uçmayan, kendi özgürlüğünde kendi sınırlarını kendisi keşfetmeyen insanlar çoğunlukta. bu insanlar neye nerede ne tepki vereceklerini, sınırlarının nerede olduğunu çoğu zaman bilmiyorlar. bu nedenle de ilk anlarda sana senin gibi karşılık veriyorlar. böylece sen de onların senin tarzına uyum sağlayabileceklerini düşünüp onlarla şakalaşmaya başlıyorsun. onlar kendi sınırlarını bilmedikleri için seninle gidebildikleri kadar gidiyorlar, sonra aniden kendi sınırlarına gelip duvara toslayınca; canları yanıyor! o ana kadar seninle yürütmeye çalıştıkları şakalaşma ilişkisi birden ızdırap halini alıyor; ve birdenbire sen kötü adam oluveriyorsun!
- HA'da da aynısı oldu! başlangıçta yaptığım tüm şakalara aynı samimiyetle karşılık verdi, benimle şakalaştı, ancak bir noktada beni hiç de kastetmediğim birşeyle suçlayarak pasif tepki verdi!
- çünkü o an yaptığın şaka, onun kendisinin de bilmediği gizli bir sıkıntısını, ya da kendisini barışık zannettiği bir sorununu çimdikledi!
- peki neden insanlar benimle ilgili sorunlarını bana iletmiyor? neden hep ikinci, üçüncü ağızlardan duyuyorum?
- biraz ukala ve korkutucu olduğunu kabul et!
- niyetimin bu olmadığını biliyorsun...
- ben tanrı olduğum için biliyorum. kalp gözü seninki kadar açık olmayan biri bunu asla anlayamaz.
- şu nezaketimi göze sokma meselesi! sanırım bu konuda birşeyler yapmanın bir yolunu bulmalıyım... geçen gün, seninle sohbetlerimizi ilk kez yazmaya başladığımda, arkadaşım AK şöyle dedi: "o yazıları bir yerlerden alıntı yaptığını sanıyordum. çünkü sana hiç benzemiyordu. dışarıdan görünen sert, ukala ve sevimsiz kabuğunun altında bunların olduğunu bilmek çok ilginç. hiç tahmin etmezdim!"
- artık çocuk değilsin. hem yaralarını iyileştirmeyi de öğrendin. dahası, esnekliğin giderek artıyor ve bırak iyileştirmeyi, GB ile olan ilişkindeki gibi, yara bile almamanı sağlayacak mantığı da geliştirdin artık. bence artık insanları uzakta tutmanın gereği kalmadı! edindiklerini ve konuştuklarımızı hatırlayıp uyguladığın sürece canın yanmadan devam edebilirsin. dahası, insanların sana bu kadar yüklenmelerinin bir sebebi de görüşünün çok sert olması! içeriye kolayca girilebiliyor, ama bunu o kadar inandırıcı bir şekilde örtüyorsun ki; kimse bunun mümkün olduğunu düşünmüyor. bu nedenle de hafifçe iterek içeri girmek mümkünken, sırf çok sert görünüyor diye, kapıya koçbaşıyla yükleniyorlar, sonuçta senin canın yanıyor!
- gerçekten yaralanmaz mıyım sence artık?
- bence mi?
- özür dilerim. senin tanrı olduğunu unuttum bir an...
- yaralanırsın, bundan kaçışın yok. ama şunu söyleyim: yumuşak yanını gösterdiğin zaman insanlar sana yüklenmeyecek, seni kırmaya çalışmayacak, sen yumuşadıkça onların da daha yumuşak yüzleriyle karşılaşacaksın! şu an canının yanmasının asıl sebebi, canının yanmasına karşı geliştirdiğin yöntemin yanlış çalışması!
- SP ile ilişkimde öğrendiğim şey: eğer bir şeyden çok korkar ve ona karşı lüzumsuz derecede sert bir tedbir alırsan, aldığın tedbir o korkuyu gerçeğe dönüştürür...
- sana olmadığın biri ol demiyorum. sen komiksin, buna devam et. sen busun ve bununla mutlusun. ama sadece bu değilsin! insanlar sendeki yumuşak ve narin tarafı gördüklerinde rahatlıyorlar, bunu görüyorsun.
- evet.
- sende zaten varolan ve en az komikliğin kadar etkileyici olan ruhunu göster insanlara!

12 Eylül 2008 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 9

- neden başladığımız hiç bir konuda kalıp o konuyu bir yere bağlayamıyoruz biz?
- konuşmayı seviyorsun. düşünmeyi seviyorsun. unuttun mu, sen rüzgarın estiği yöne uçmayı seven bir adamsın...
- evet, ama bazen saçmaladığımı düşünüyorum. dün seninle sonbaharda yaşadığım ilişkimin 4 yıl öncesini konuşacaktık, bir baktım, "ben sahnede neden komiğim"e gelmiş konu...
- düşünürsen sebebini bulursun...
- ne yani? sahnede komik olmak istemem ve ilişkilerimin seyri, ortak bir neden üzerinden birbirleriyle bağlantılı mı yani?
- değil mi?
- yine de ben konuşmak istediğimi konuşamadım dün...
- peki, anlat o zaman.
- intikam planları yaptım hep...
- o, seni istemediğini söyleyip sonra seninle beraber olduktan, ve hemen arkasından da seni yine reddettikten sonra yani.
- hatırlatmasan olmaz değil mi?
- bununla çoktan yüzleşmiştin hani?
- o kadar da güçlü olmadığımı biliyoruz. onu ilk tanıdığım yer... hep orada hayal ettim intikamı. aslında bir intikamdan çok klip gibi birşeydi.
- :)
- onu ilk kez tanıdığım mekandayız yine, yine bir arkadaş gurubu toplantısı... bir ara sahnedeki adam beni sahneye davet ediyor şarkı söylemem için. ben de çıkıyorum ve önce levent yüksel'in "zalim"ini söylüyorum.
ten beyaz saç kızı güller
kahkahasında bülbüller
kirpiği kapkara tüller
ben o afete vuruldum...
herkes beni izliyor. "ben o afete vuruldum" derken o'na bakıyorum ve başımla da hafifçe işaret ediyorum onu... o da bana bakıyor, yüzünde biraz çekingen ve özgüvenini yitirmiş bir bakış! seyirci başımla yaptığım işareti farkedip şarkıyı kime söylediğime bakıyor, ve herkes onu görüyor. bütün bakışlar ondayken ezildiğini hissediyorum. şarkı devam ediyor:
göz değil, bakış mübarek
bendeki aşk değil ibadet
elleri sevdi nihayet
ben ebedi saadetten kovuldum...
"göz değil, bakış mübarek bendeki aşk değil ibadet" derken yine ona bakıyorum, insanlar ona nasıl aşık olduğumu anlasınlar diye... onu ne kadar beğendimi. aslında güzel bir kadın değil. ama bana o kadar güzel görünüyor ki... şarkı bittiğinde herkes "zalim"in o olduğunu öğrenmiş oluyor.
- bu, intikama pek benzemiyor.
- sonra yaşar'ın "kör bıçak"ı. o geceden sonra, hayatımda, dinlerken ve söylerken en çok ağladığım parça! her söylediğimde, her duyduğumda hıçkıra hıçkıra ağladım o geceden sonra. kör bıçağı, orada, ona söylemek isterdim. insanlar ona nasıl aşık olduğumu, nasıl istediğimi, ve onun bana nasıl karşılık verdiğini görsün istedim... daha fazla devam etmek istemiyorum aslında buna. - neden?
- ona saygım var, hala! bir yandan affettiğimi söylerken, bir yandan konuşmak pek ahlaklı gelmedi bana...
- dikkat ettin mi kendine?
- ne konuda?
- yine de, bütün kırgınlığına ve öfkene rağmen, aslında gerçek bir intikam istemedin.
- evet
- neden?
- bilmiyorum. sanırım insanlara bile isteye zarar veremeyeceğim için...
- ama hakettiğini düşünüyorsun!
- o zaman ettiğim bir dua vardı sana... onunla ilgili. beddua gibi etmiştim o duayı, ama o duada bile aslında onun için kötülük istemiyordum. "tanrım, lütfen bana yaptığını başkalarına yapmasına izin verme!"
- ... ... ... çok sevdin onu
- :(
- biliyor musun, her ne kadar sana "ben layık değilim" dese de, sana güvenmediğini ve inanmadığını söylese de, "kimsenin beni bu kadar sevebileceğine inanmıyorum" dese de, aslında sana inandı...
- neden kaçtı o zaman? neden inanmaz göründü, neden yıkmaya çalıştı?
- çok korktu!
- kimden?
- kendinden... senden. senin ona yaptırabileceklerinden... aslında sen de onun seni ne kadar sevdiğini hep hissettin. hatta gördün... hatta sen de kendine "onu bu kadar etkilemiş olmam mümkün mü?" diye sorup durdun ya kaç kere! çünkü sen bile inanamadın senin için yaptıklarına...
- evet ama ben...
- o sensin! sen de biliyorsun ki; o, senin gibi olmak zorunda değil. ki olmayacağını da sana baştan gösterdi kaç kez! ama sen pes edeceğin noktayı hep es geçtin... hep umudunun ve hayalinin peşinden gittin. sana öğrettiğim şeyi uygulamadın!
- hangisini?
- umudun bile fazlası zarardır! bazı şeyleri açıkça görüp bir kaç kez de denediysen ve sonucun aynı olacağını anladıysan, mucize bekleme! size mucize vadetmiyorum hiç bir konuda... elinden geleni yapmakla yükümlü olduğunu sen söylüyorsun hep. "insan olarak benim görevim başarmak, mükemmel olmak değil, sadece bunun için elimden geleni yapmak" diyen sen değil misin?
- evet :(
- başaramadığını gördüğünde ne yaparsın?
- yeniden denerim
- aynı şartlarda mı?
- hayır... en az bir şeyi değiştiririm
- ve?
- neyi değiştirirsem değiştireyim, bu kez de başka birşeyi sorun etti hep.
- ve edecekti!
- evet... bunu farkettim çok da geç olmadan. ama haklısın, umut tatlı geldi... aslında bu değişiklikleri sonsuza kadar yapıp yapıp yeniden denesem de, o mutlaka birşey bulacaktı. çünkü zaten buna odaklanmıştı. bir şekilde bu işin olmayacağını ispatlamak üzerine kurmuştu denklemini!.. bunu mantıken kavrayabilsem de, yine de kalben ikna olamıyorum bir türlü. bir insan, hayatı boyunca aradığını söylediği şeyi bulduğunda -üstelik bunu da kendi ağzıyla itiraf etmişken- neden onu korumak ve tadını çıkarmak yerine yıkmaya çalışır?
- korkular! sevdiğin birini kaybettiğinde üzülürsün. çok sevdiğin birini kaybettiğinde kahrolursun. ama hayatının insanını kaybettiğinde yaşama sevincin biter. mutluluk ne kadar büyükse, öncesinde ya da sonrasında ödemeniz gereken bedel de o kadar büyüktür... o, sende öyle büyük ve benzersiz bir mutluluk gördü ki; bunun bedelini ödemeyi göze alamadı!
- :(

11 Eylül 2008 Perşembe

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 8

- o ana, o geceye geri dönüp tam tersini seçmek ister miydin?
- hayır...
- ama çok acı çektin?
- olsun. yine de istemezdim... o gece olanlar sayesinde belki de 4 yıl sonra hala bu kadar öfkeli ve doluydum. bu sayede içimdeki herşey "canlı" kaldı, soğumadı duygularım...
- bunu yaşayacağını başından beri biliyodun aslında... yani sonbaharda yaşadıklarını.
- sanırım bana bunu fısıldamıştın! çünkü, neden bilmiyorum, hissetmek, duymak, anlamak falan değil, resmen "biliyordum" gerçekten. şaşmaz bir şekilde!
- o gece yaşadıklarını hiç unutmadın.
- nası unuturum ki? yıllar evvel bir arkadaşım karısından boşandıktan sonra ona, neden çocuk yaptıktan hemen sonra boşandığını sormuştum. o da çocuğuna anne olarak o kadını seçtiğini söylemişti. bu bana çok bencilce ve saçma gelmişti o zaman. ama bu kadını gördüğümde -5 yıl önce- ben de aynı şeyi hissettim! evet, birgün baba olucaksam, annesi kesinlikle bu kadın olmalı!
- neden böyle düşündün?
- emin değilim. onun parçalanmakta olan ailesini toplamaya çalışması, herşeye rağmen gülümsemesi, samimiyeti, içine sığmayan dişiliği, enerjisi, hayatla kavga ediş biçimi... hepsi birden çok güçlü ve pes etmeye niyeti olmayan bir kadın görüntüsü çiziyordu. belki de bundan! korkularıyla, endişeleriyle hareket eden, olabilecek iyi şeyleri değil, olması muhtemel en kötü şeyleri düşünüp, onlara karşı temkinli olma saplantısı yüzünden hiç birşey yapamayan insanlardan nefret ettim hep...
- ama bunlar normal, siz korkularınızla da varsınız...
- hayır! her binada yangın çıkabilir. bu ihtimal her zaman var. binaya, yangın ihtimaline karşı yangın söndürücüler koymak, yangın merdiveni yapmak tamam. benim kastettiklerim; yangın ihtimali yüzünden binaya girmeyi reddeden insanlar! aşkı da, işi de, kendi hayatlarını da, bazen benim hayatımı da korku çöplüğüne çeviriyorlar... önlem almak başka şey, korkup hiç birşey yapmamak bambaşka birşey.
- o korkmuyor muydu sence?
- çok korkuyordu hem de! ama korkuyu doğru kullanıyordu sanırım. korkup kaçmıyordu, korkularını biliyordu ve korktuğu şeylerin gerçekleşmesi ihtimaline karşı önlemler alıyordu. ki bence doğrusu da bu!
- peki sana sonradan anlattıkları... yani sonbaharda konuştuklarınız? inandın mı söylediklerine?
- ne önemi var ki? bana söylediklerinin gerçek olduğunu ispatlayamaz, ama ben de olmadığını ispatlayamam!
- bu bakış açını seviyorum... neden anlaşamadığınızı anladın mı peki?
- onun gücüne ve inatçılığına aşıktım sanırım. ama o güç ve inatçılık bizim ilişkimize de girdi durmadan.
- ışığın olduğu yerde gölge de vardır!
- evet. o da benim serseriliğimi, asiliğimi, sanatımı, sahnedeki görkemli halimi seviyordu. serseri erkek, asi erkek; şövalye ruhludur, dikkafalıdır, güçlüdür ve gücünü kullanmayı sever, kadınını sahiplenir, romantiktir. ama bir yanı asla ehlileştirilemez, asla memur olamaz, hayata meydan okumayı sever. bu nedenle sakinliği çok azdır. bunlar da benim ışığımın gölgeleri sanırım!
- alınanlar ve verilenler konusu yine...
- evet! zeki biriyle birlikteysen, o zekanın çok faydasını görürsün. ama onu kızdırırsan, ona karşı suç işlersen, aynı zeka senin başına bela olur bu sefer...
- ki sen zekanı göstermeyi seviyosun.
- çok! müziği de bu yüzden seçtiğimi düşünmeye başladım bir kaç aydır. sahnede kendime bakıyorum bazen. sürekli komiklik peşindeyim. tıpkı günlük hayatta olduğum gibi. ben nota yazmayı, düzenleme yapmayı, yazı yazmayı, bir takım şeyleri "çözmeyi" seviyorum. bunları yaparken beynimi kullandığımı hissediyorum, bu hoşuma gidiyor. ama sahnede beynimle birşey yapamam müzikte. müzikte beyin, yazımda ve provada kullanılır, sahneye çıktığında robotsundur, notaları doğru basmak dışında bir görev yoktur. belki de ben bu yüzden sürekli işi komediye, kabare tarzı bir gösteriye çevirmeye çalışıyorum. zekamı sahnede de kullanabilmek için. bilmiyorum...
- sen ilgi çekmeyi seviyorsun
- evet. ve sahnedeyken sadece şarkı söylersem, diğerlerinden hiçbir farkım olmaz. onlar da şarkı söylüyor. o aşamaya gelmeden önce çalışıp ezberlediğimiz şeyleri çıkıp yapıyoruz tekrar tekrar. bunda bir zeka yok, sadece hafıza var. ve bunu yapan herkes -sahnedekiler yani- aynı değerde aslında. herkes ezberlediklerini tekrarlıyor, seyircili olarak. bu benim için yetersiz galiba! orada da birşey yapmam ve zekamı sergilemem gerek. ben sadece ezberlediklerini yapan bir robot değil, sahne üzerinde anlık olarak da zihnini kullanan biri olduğumu göstermek istiyorum seyirciye... çünkü daha önce de konuştuğumuz gibi; benim için kimse "harika bir sesi var" veya "çok güzel şarkı söylüyor" demeyecek hiç bir zaman. bunu biliyorum, çünkü iyi bir şarkıcı değilim ve harika bir sesim yok! ama şunu söyletebilirim: "çok zeki herif!"
- başka?
- ilişkiden bahsediyorduk buraya mı geldik? :S

9 Eylül 2008 Salı

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 7

- o ana ait düzgün bir fotorafın olmalıydı bence.
- evet ama başlangıçta öyle bir niyet yoktu ki, ortamı ve seyirciyi görünce o an istedim bunu yapmayı. yoksa düşünmüyorduk aslında!
- neden?
- şarkı söylemeyi çok seviyorum, özellikle queen şarkılarını, ama malesef güzel bir sesim yok. evet notalara düzgün basıyorum, gurup içinde uyumluyum ama, öyle oturup "vay be adamdaki sese bak" dedirtecek bir sesim yok ki!
- rod stewart'ın da yok! cengiz'e böyle söylemiştin, ya da brian adams?
- evet. ama bir phil collins'in sesine benzesin isterdim sesim. freddie'ninki gibi keskin ve metalik bir sesim var kendimi dışarıdan dinlediğim zaman. ama onun gibi gösterişli ve özel değil :(
- ama çok seviyorsun onun şarkılarını söylemeyi.
- çünkü o, benim yapmak istediğim herşeyi yapmış biri. büyük bir müzik dehası; yazdığı parçalar, müziğe getirdiği yenilikler, sesi, yorumu, sahne performansı... dünyada milyonlarca insanı kendine hayran bırakmış, ki bunu da fazlasıyla haketmiş, olağanüstü bir varlıktı o. bence yarattıklarının en iyilerinden biriydi... onun şarkılarını söylerken, o beğenmediğim sesimin hiç kullanmadığım, kendi şarkılarımda asla açığa çıkmayan renklerini, enerjisini görüyorum. onun şarkılarını söylemek bütün bedenimi enerjiyle dolduruyor, sesimi güzelleştirdiğini hissediyorum. onun şarkılarını söylerken, o an ben kötü söylediğimi farketsem de, şarkının ve o şarkıyı söylüyor olmanın verdiği mutluluk sanırım bunu örtüyor. dinleyen kişiye geçen tek şey mutluluk hissi oluyor, benim yaşadığım mutluluk!
- kıbrısta ne oldu?
- cengizi "minnie the moocher"ı söylerken izledim. seyirciye baktım. benim hayalim 30.000 kişi, ama bu 2000 kişi de çok enerjik ve o hissi küçük çapta da olsa yaşatabilecek kadar coşkuluydu. bu nedenle guruba dönüp isteğimi söyledim, onlar da kabul ettiler... atakan'ın benim için stüdyoda kullandığı bir deyim var ya hani; "gözünden ateş çıkmak". sanırım öyle bir andı bunu onlara sorduğum an, çünkü tereddütsüz kabul ettiler :)
- sonra?
- sonra parçaya girdik. solonun çok inceldiği yerlerde, riske girmemek için, tıpkı freddie'nin konserlerde yaptığı gibi, melodiyi biraz bozup daha rahat söylediğim yerlere çektim... nakaratı söylerken seyircinin "we are the champions" diye bağırması inanılmazdı!
- :)
- 93 yılına gittim bir an. oyunculuk çalışmaları için kullanacağımız mekanı temizleyip boyarkenki o sahne :). duvara dayanmış yüksek bir merdivene tırmanıp, elimdeki süpürgeyle tavandaki örümcek ağlarını temizlerken, birden aşağıya baktım, aşağıdaki tüm arkadaşlarım -içlerinde o zamanlar henüz arkadaşım olan eski karım da vardı- bana bakıyorlardı. onları o halde görünce, birden süpürgenin sapını mikofon yapıp we are the champions söylemeye başlamıştım... onlar da ellerini yukarı kaldırmış bana bakarak nakaratı söylüyorlardı. o an tek hissettiğim, bir gün bunun gerçeğini yaşamak istediğimdi!
- ve merdivenden indin.
- şarkı bitip merdivenden indiğimde sanki bir dünya starıymışım gibi çevreme toplanmışlardı. rüya gibi bir şey. kendimde o enerjiyi hep hissetmiştim ama bu sefer o enerjiyi yaşamıştım, ilk kez :)
- kıbrısta ne hissettiğini hatırla...
- şarkı benim değildi, ama benimmiş gibi severek ve benimseyerek söyledim her seferinde, belki de bu yüzden hatalarım affedildi, detonelerim duyulmadı! belki ne kadar yanlış da yapsam, ne kadar kötü de söylesem, söylemekten aldığım sınırsız zevki gördüğü için kerem sürekli o şarkıyı söylememi istiyor, her programda!.. nakaratın sonunda "of the world" derken gözlerim kapalıydı, başımı yukarı dikmiştim! karşımda binlerce kişiden gelen "of the world"ü duydum... uzadı ses, uzadı uzadı, sonra ıslık sesleri artmaya başladı, derken seyircinin "world" hecesinin yerini tamamen çığlık, ıslık ve alkışlar aldı.
- güzeldi değil mi?
- şakamı yapıyorsun? muhteşemdi! hayata bunun için geldiğimden bir kez daha emin oldum! bunu 30.000 kişinin karşısında yaptığımı düşündüm konserden sonra. oradaki sesleri onbinlerle çarptım, bir stadyum dolusu insanın sesini... gurup benim şarkımı çalmaya başlıyor... seyirci şarkıyı tanıyor ve ıslıklar - çığlıklar yükseliyor... ben henüz yokum. şarkı başlayıp sıra sözlere geldiğinde ben beliriyorum sahnede. kıyamet kopuyor! seyircinin coşkusundan müzik duyulmaz hale geliyor. sonra susuyorlar, ben sözlere başlıyorum. derken yine başlıyor seyirci; benim şarkımı bana söylüyor, tek nefes, tek ses, beni susturup onlar devam ediyor. devam edemem, susup dinliyorum, bana dünyanın en büyük ödülünü vermelerini: şarkımı beğendiklerini, onu ezberlediklerini ve şimdi onu benimle söylemekten mutlu olduklarını gösteriyorlar! söylüyorlar hep bir ağızdan, onbinlerce kişinin ağzında benim şarkım, benim sözlerim... ... bir şey söylemiycek misin?
- lütfen kesme ve devam et... sana bu kadar güzel bir hayal verdiğimi bilmiyordum!
- sen mi? yani tanrı... bunu bilmiyor muydun?
- ben sana sadece yeteneği ve hayali verdim. bu ikisini bu kadar coşkulu birleştirdiğini görmek...
...
- ağlıyor musun sen?
- ben senim unuttun mu?
- peki izin verecek misin bunları yaşamamıza?
- ...

7 Eylül 2008 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 6

- peki sonbahardaki ilişkimde ne öğrendim?
- bunu bana mı soruyorsun?
- öğrendiklerimin farkındayım. ama farkında olmadıklarım yok mu?
- yöntemi biliyorsun!
- pekala... 4 yıl önce açılmış ama bir türlü kapanamamış bir dosyaydı.
- 4 yıl boyunca, onu her düşündüğünde, acı çekmesini değil ama pişman olmasını sağlayacak intikam senaryoları düşledin.
- evet. ve sonunda hiç tahmin etmediğim bir yere vardı!
- vardığı yer, aslında senin en başından beri istediğin yerdi dikkat ettiysen...
- yine de anlamıyorum.
- sabır!
- ne sabrı?
- bir çiftçi için asıl iş tarlayı ekmektir. toprağı havalandır, tohumları ek, sula ve gerisini zamana bırak! ne yaparsan yap, tarladaki ürün, doğal olandan, bizim onun için belirlediğimiz zamandan önce çıkmaz!
- yani ben 4 yıl önce bu ilişkinin fitilini ateşledim ve ancak mı oldu?
- bu 4 yıl içinde çok şey oldu ama. öncelikle bu ilişkiyi yürütebilmen gerekiyordu! belli bir süre boyunca. çünkü birbirinize vereceğiniz bilgilerin tamamı için zamana ihtiyacınız vardı. ilişkiniz olması gerekenden kısa sürseydi, alışveriş tamamlanamazdı. bu 4 yıl içinde; sen de, o da, ilişkiyi gerekli uzunlukta yaşayabilecek olgunluğu edindiniz. aslında birbirine 1 hafta bile dayanamayacak kadar farklı kişiliklersiniz.
- evet :)
- öğrenmen gerekenleri sana başka bir kişilikle gönderemezdim, zira ancak bu ilişkindeki gibi bir karakter o bilgileri sana iletebilirdi. ancak o karakterden gerekli olanları edinmen için de onunla belli bir süre temasta kalman gerekiyordu ve bunun için sana biraz "sabır" yüklemem gerekti...
- bu ilişkinin kendisinde de sabrı öğrendim bence.
- ne gibi?
- sen söyledin. normalde 1 hafta bile birlikte olamayacak iki kişiydik. kafamın içinde her zaman soru işaretleri oldu. bazı davranışları beni tam anlamıyla çileden çıkardı.
- kıskançlık?
- kıskançlık, güvensizlik, inançsızlık, sürekli bir olumsuz algılama hali, kötümserlik, kendini aşağı görme, sürekli olarak bir "yaralama" gayreti...
- bunların sebebi neydi düşün bakalım?
- onun kendisi hakkındaki cümlelerden yola çıkarsam... "ben mutlu olmaya alışık değilim", "beni neden bu kadar seviyorsun?", "beni gözünde çok büyütüyorsun", "ben bu kadar sevilecek bir insan değilim", "etrafında bir yığın mankenler, güzel hatunlar varken neden ben?". sanırım ciddi bir yaralılık durumu. özgüven yokluğu... kendini iyi şeylere layık görememe.
- ne yapıyordu?
- sürekli, ama sürekli geçmişimi kurcalıyordu. ki o geçmişin bir kısmını biliyordu zaten, bilmediği kısımları da ben anlattım. saklamam gereken bir şey yok ki! ayrıca adı üstünde, geçmiş...
- neydi asıl derdi?
- eski karım! ve eski sevgililerimden bazıları... ama özellikle eski karım! ben, yaşadıklarımı yaşadığım yerde bırakırım, almam gereken dersi, ana cümleyi alırım, ama olayları ve kişileri yanımda götürmem. ondan önceki ilişkilerim yaşandıkları yerde ve zamanda kalır. benim için onlar artık "geçmiş"tir. ama buna bir türlü izin vermedi! tutup tutup geçmişimi ve eski ilişkilerimizi getirdi ilişkinin ortasına. ondan önce birileriyle bişeyler yaşamamış olmamla kavga edip durdu...
- neden sence?
- bilmiyorum. bunu gerçekten çözemedim! bir ara bana ailesinin, önceden evlenip boşanmış biriyle bir evliliğe asla sıcak bakmayacağını söylemişti. sonradan babasının benden haberi olmuş, geçmişimi biliyor muydu bilmiyorum ama, babasının bana son derece sıcak baktığını kendisi anlattı.
- başka?
- aslında bu sadece bir tanesi... sürekli bir sorun arayışı görüyordum tavırlarında. herşeyin çok güzel göründüğü anlarda, birdenbire konu ya benim mesleğime, ya eski karıma, ya da bunların çevresindeki diğer konulara geliyordu.
- hatırla o konuları...
- mesleğimle ilgili; öncelikle ailesinin bir "sanatçı"ya olumlu bakmayacaklarını söylüyordu. ayrıca işim gereği çevremde çok sayıda kadın vardı. ama bu çok normal bişey. sahneye çıkan bir erkeğin kadın hayranları olması, kadınların o erkeğe ilgi göstermesi çok sıradan bir şey. ayrıca ben, bana her ilgi gösterene yaklaşmıyorum ki! ne yani, kim ilgi gösterirse ona meyleden kişiliksiz biri miyim ben?
- başka?
- mesleğim gereği gelirim sabit ve düzenli değil. bazen inanılmaz paralar kazanıyorum, bazen kazancım çok düşük kalıyor. "sigortalı bi işte 9-5 çalışsam, müziği hobi olarak yapsam olmaz mı?"ymış! bunu yapan çok insan var. eğer böyle bir adam istiyosan, gider öyle biriyle olursun. beni neden değiştirmeye çalışıyorsun? bana geldiğinde işimi gücümü, kazancımı, hayat tarzımı, çevremi biliyordun, daha önceden evlilik yaşadığımı da! peki o zaman derdin ne? bunları bile bile gelip, sonradan neden bunları sorun haline getiriyorsun?
- sence?
- tahminim şu: yine kendi söylediklerinden çıkardıklarım. hayalindeki erkekle, yani onu duygusal olarak cezbeden erkekle, mantığındaki erkek arasındaki uyumsuzluk. bunu çoğu yaşıyor aslında! sevdikleri tüm özelliklerin tek bir insanda toplanmasını istiyolar. ama bu imkansız! bir insanı hayatına, sevdiğin yönleri için alırsın. ama bunun anlamı; onun sevmediğin yönlerini de hayatına aldığındır. ve gülü seven dikenine katlanmak zorunda... eğer beni serseriliğim, romantikliğim, asiliğim, sahnedeki görüntümün cezbediciliği ile beğendiysen, bu özelliklerimin ters etkilerine de hazır olmak zorundasın. hayatına dahil ettiğin her kişinin, her olayın, her özelliğin, her süsün bir bedeli var, ve bunu ödemek zorundasın illa ki!
- devam et...
- biz insanlar, aslında, dengeli ve doğru kullanıldığında mucizevi doğrulukla çalışan 2'li bir karar mekanizmasına sahibiz... bir yanda beyin, diğer yanda kalp var. bu ikisini aynı anda kullanmak mümkün, birlikte karar vermeleri mümkün. ancak bunun mümkün olmadığı yerde hangisini dinleyeceğimizi, kararı hangi tarafa bırakacağımızı bilmemiz gerekiyor. ve sanırım, ne yazık ki, bize verdiğin bu yeteneği kullanmayı unuttuk!
- belki de.
- insan bilmediği bir gelecekle ilgili, ne getireceği hakkında zerre kadar kadar fikrinin olmadığı bir yarınla ilgili, bugünün şartlarına bakarak -ki onları doğru algıladığımız bile şüpheli- nasıl bir karar verebilir ki, bütün bilgi kaynağı geçmişi ve 5 duyusu olan bir beyinle? beynimin şu anki bilgisi; geçmişte kaydedilmiş deneyimlerimden, onların kıyaslamalarından, bu kıyaslamaların ürettiği yeni bilgilerden, toplum ya da kültür tarafından yüklenmiş değer yargılarından -ki onların doğruluğu da çoğu zaman şüpheli- ve nihayet sahip olduğum 5 duyunun şu an için çevreden aldığı sinyallerin yorumundan ibaret! karar verdiğim anki şartlar, 1-2 saniye sonra 180 derece değişebilir, ben değişebilirim, algım değişebilir, aldığım karar; ben o kararı aldığım an çok doğru görünmesine rağmen, değişen şartlarla birlikte tamamen yanlış da çıkabilir! kim boşanmak için evlenir ki? ya da kim başarısız olmak için bir işe girişir? kim iflas etmek için şirket kurar? kim ayrılmak için sevgili olur? kimse! herşeyi doğru yaptığımızı iddia etmiyorum, belki de karar doğru ama uygulama yanlıştır. ama ben beynimin, geleceğimi yönlendiren kararlarda sağlıklı bir başvuru mercii olduğunu düşünmüyorum! gelecekle ilgili bilgiyi bize vermiyorsun zaten, o sende saklı kalan ve bizim yaşadıkça gördüğümüz bir şey. ancak gelecekte meydana gelebilecekler ve kendi hedefimize ulaşabilmemiz konusunda bizi doğru noktalara yönlendirdiğini düşünürsek, ben senin rehberliğinle karar almayı tercih ediyorum. senin rehberliğini aldığım, senin sesini duyduğum yer de beynim değil kalbim! tıpkı bu yazıları deneyimlerimden, yani beynimin kaydettiklerinden derlememe rağmen, bunları yazma ilhamının kalbimden ve sebepsiz yere gelmesi gibi! yazdıklarım benim kayıtlarım. o kayıtlar yıllardır beynimde duruyor, yazmayı hiç düşünmedim. ama kısa bir süre önce sen bana yazmamı söyledin, ve şimdi yazıyorum. beynin, kendinde saklı olan, sahip olduğu bilgiyi kullanmak için bile, kalpten gelen ilhama ihtiyacı var.
- birleştir yavaş yavaş...
- aşk. bize armağan ettiklerinin en büyüğü... bence yani. hayatın devamlılığı bütün türler için genetik olarak yazılmış bir tür emir! bütün canlılar türlerinin devamı için, hayatta kalmak için yaşıyor. doğanın özü bu: canlılığı, yaşamı devam ettirmek! ama yalnızca biz insanlar türümüzü devam ettirmek için dünyanın en tatlı heyecanını duyuyoruz. sadece biz, fiziksel zevkin çok ötesinde, kelimelerin asla anlatamadığı büyülü bir ruh durumuna giriyoruz.
- çünkü siz bilinçlisiniz. doğadaki herşey, tüm canlılar, hatta cansızlar bile hayat için, canlılığın devamı için kurgulanmıştır. astronomiyi seviyorsun, bilgilerini hatırla...
- güneş sisteminden önce, evrenin bu noktasında bir süpernova olmuş olmalı. çünkü dünyanın çekirdeği demir ve bu elementin oluşabilmesi, süpernova patlaması dışında bir şeyle mümkün değil!
- bütün herşey, yıldızlardaki tepkimelerin şekli, süresi, üretilen elementler, fizik ve kimya yasaları, sürtünme, atalet, momentum, çekim, manyetizma, size verdiğim bu "ev"in güneşe olan uzaklığı, çevredeki diğer boş "ev"lerin konumu! herşey, ama herşey bu gezegende canlılığın sürmesi için! hayatın ortaya çıkması için!
- yani en başından, henüz evren bile yokken, bir gün burada "hayat"ın başlaması için programladın herşeyi? fiziği, kimyayı, matematiği?
- matematiği değil! fizik ve kimya benim yarattığım bilgilerdir. matematik, sizin benim bilgilerimi açıklamak ve sistematik olarak kaydedebilmek için geliştirdiğiniz bir sistem...
- peki bunun aşkla ne ilgisi var? fizik ve kimya yasaları yüzünden mi terkedildim? :)
- bir anlamda evet!
- nasıl yani?
- doğadaki canlı cansız herşey -insan hariç- kendi doğalarının gereğini yapar sadece, sorgulamadan, yargılamadan, düşünmeden, sonucunu önemsemeden, herhangi bir değer yargısıyla ölçüp biçmeden! onun bir görevi, ona yüklenmiş olan bir doğal süreç vardır, onu yaşar yalnızca. hidrojen güneşte helyuma dönüşürken, ağaç toprağa kök salarken, bakteriler vücudunuza yerleşirken, nehirler taşları aşındırırken, kaplumbağalar yumurtadan çıkarken, serengeti sürüsündeki 2 milyondan fazla hayvan o dev göçe başlarken, çita saatte 100 km hıza çıktığında, elma yerçekimi nedeniyle yere düşerken, yoğurt mayalanırken "neden" diye düşünmez! sadece yapar! çünkü biz onlara bilinç vermedik, çünkü onlar yalnızca kendi doğalarını ve onlar için bizim "doğal yaşam döngüsü" olarak belirlediğimiz şeyleri gerçekleştirirler. doğan cüceloğlu'unun savaşçı kitabında, bonsailerle ilgili bölümü hatırla... kültürlerinizin ve değer yargılarınızın, korkularınızın sizi büyümekten, sizlerin doğasına kattığım en doğal güdülerinizi ve yaşam amacınızı gerçekleştirmekten nasıl alıkoyduğunu! şunun farkına varmanız gerek: insan dışında hiç bir varlık -canlı ya da cansız- kendi doğal akışını ve tabiatın onun için belirlediği içgüdüsel seyri, beyninin yarattığı unsurlarla (korku ve yargı) sekteye uğratmaz! doğadaki pek çok canlı ve cansız, sizinkine benzer bir "kayıt sistemi"ne sahip. bu da hayatın devamlılığı açısından bir zorunluluk. hayati tehlikeyle karşılaşan bir canlının bunu kaydetmesi, benzer bir durumda temkinli davranmasını sağlar, bunu biliyorsun... korku, hayatta kalmanıza yardımcı olan en önemli güdülerinizden biri. tehlikelerin üzerine aptalca yürümenizi engelleyen; cesaretinizin, size yeteneklerinizin üzerinde işler yaptırmaya kalkışmasına engel olan bir dengeleyici...
- şu kayıt sistemi... yani onlar da kaydediyor ama bizim gibi kullanmıyorlar?
- onlar bir bilgiyi nerede ve hangi olayla ilgili kaydetmişlerse, sadece orada ve o olayla ilgili kullanırlar. siz insanlara verdiğimiz beyin bundan daha fazlasını yapacak güçte. siz, bambaşka olay ve kavramları birleştirme ve "olmayan" bilgileri de üretme yeteneğine sahipsiniz. keşiflerinizin, gelişiminizin, teknik ve estetik ilerlemelerinizin altında bu yetenek var.
- aşkla ilgiyi hala kuramadım!
- acele etme.
- kabaca toparlarsak; biz insanlar 5 duyudan gelen bilgileri kaydeden, onları işleyen, eskilerle kıyaslayıp yargılara varan, bu kıyaslama ve yargılar sonucu duyguları çalıştıran, bu arada birleştirme yöntemiyle henüz "fiziksel olarak algılanmamış" olanın bilgisine de ulaşabilen, yani kendi bilgisini kendi üretebilen bir beyne sahibiz.
- evet. ve bu beyin, ona verdiğimiz son derece yararlı "üretme" yeteneğinin bir yan etkisi olarak; yine bu yetenek yüzünden, bir noktadan sonra hayatın doğal akışını budamaya başlıyor!
- nasıl yani?
- korku üreterek! 5 duyudan gelen bilgileri sadece ait oldukları alanda tutmuyor, onu başka alanlara yayıyor, başka kavramlarla birleştirip yeni kavramlar ve bilgiler üretiyor, çıkarımlar yapıyor. böylece beynin elinde 2 tip bilgi oluyor: 5 duyudan gelen ve fiziksel bir etki sonucu edinilmiş bilgi, ve fiziksel olarak henüz yaşanmamış, beynin kendi içinde üretilmiş bilgi... sizi diğer canlılardan ayıran işte bu ikinci tip bilgi! ortada bir bilgi var ama üretilmiş olduğundan bu bilgiyle ilgili bir "anı" yok! çünkü 5 duyuyla ilgili bir "girdi" yok!
- kafam karıştı...
- bir cisim görüyorsun. görmek, duyulardan biri. gidip o cisme vurduğunda dokunma duyusu devreye giriyor, onun sert olduğunu hissediyosun, daha doğrusu vurduğun an elinin acıması o cismin sert olduğu bilgisini beynine kaydediyor. böylece artık bir "anı"n var: uzaktan filanca biçimde görünen bir cisme dokundun ve sertti! bunu kaydettin. bir başka cisim görüyorsun, ilk cisme çok benziyor, ona henüz dokunmadın ama görsel benzerlik sendeki "anı"yla bağlantı kuruyor ve yeni gördüğün cisme daha dokunmadan, onun da sert olduğunu ve canını yakacağını düşünüyorsun! burada görsel kayıtların benzerliği, sende dokunma hissinde de benzerlik yaşanacağı önyargısını oluşturuyor!
- sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer!
- aynen öyle! işte önyargılarınız ve korkularınız böyle oluşuyor. daha önceki anılarla, yani kayıtlı bilgilerle bağlantı kurup, henüz fiziksel olarak yaşamadığınız şeyleri de önceki deneyimlerle ilişkilendiriyorsunuz beyninizde. ve cesaretsiz olanlarınız; bu ilişkilendirmelerin sonuçlarına, gerçek deneyimlerden daha fazla değer veriyor! bu da çoğunuzu henüz yaşamadığı deneyimlerden kaçmaya itiyor.
- cesaret?
- yeni deneyimlere açık olabilme yetisi. kendi sınırlarını bilmek ve kendini kontrol edebilmekle ilgili uzun bir konu... sonra girelim
- yani sonuç olarak, bir insanın bişeylerden kaçmasının, misal benimle daha önce bir ilişki yaşamadığı halde benimle ilişkiden -bunu istemesine rağmen- kaçmasının nedeni, daha önceki ilişkileriyle kurduğu benzerlikler, öyle mi?
- evet! seni kalben hissediyor, seni istiyor, duyguları, güdüleri, yani beyni tarafından kirletilmemiş saf enerjisi ve gürültüden uzakta kalmış ses ona seninle olmasını söylüyor. senin kalbinden onun kalibe akan, beynin yanlış ve "taraflı" yorumlarıyla bozulmamış bilgiler... ama sendeki bir şeyler, seninle ilgili bazı "fiziki dünya bilgileri", örneğin sende gördüğü bazı şeyler, senin geçmişinle ilgili duydukları... örneğin; senin parfümünü daha önce ona acı çektirmiş olan bir başka erkekte koklamış olması gibi basit bir sebep, onun beyninde bu kokuyla birlikte kaydedilmiş olan anıyı canlandırıyor, ve bu anı malesef hüsranla biten bir anı! böylece yeni bilgi, eski bilgilerin ışığında yargılanıp, seninle de aynı hüsranı yaşayacağı sonucunu oluşturuyor. yani beyin, henüz ispatlanmamış bir bilgiyi üretiyor önyargı olarak!
- ve bu kez bunu ispatlamak için uğraşmaya başlıyor!
- :)