- selçuk'la konuşana kadar, bu meselenin gerçekten nihai bir çözüme ulaştığını, daha doğrusu, en azından benim tarafımda kesin ve sağlam gerekçelere dayalı bir kararın var olduğunu düşünüyordum.
- peki şimdi?
- her zaman söylediğim bir şey var; bilirsin, "en kötü karar bile, kararsızlıktan iyidir". bunun ışığında, karşı tarafın isteğinin ya da niyetinin ne olduğunu anlayamadığım bir duruma düştüğümde, yani karşımdaki insanı herhangi bir yönde "kararlı" göremediğimde, ikimiz adına ben karar veririm. bu karar da, genelde o insanı hayatımdan uzaklaştırmak yönünde olur. zira, kararsız insanlar canımı epeyce yaktılar. deneyimlerim, bana, kararsız insanlardan uzak durmayı öğretti. istisnai durumlar elbette ki var...
- peki ne değişti selçuk'la konuşunca? kararsız olduğunu düşündüğün için hayatından uzaklaştırdığın bir insan sözkonusu. şimdi neden kendi prensibinden şüphe ediyorsun?
- tam olarak bilmiyorum. belki de, bir başka prensibi uygulamayı atladığımı yeni farkettiğim için!
- nedir o?
- karşındakinin tavrından ya da sinyallerden anlayamıyorsan, ve başka çaren kalmadıysa açıkça sor ve öğren! çünkü, eğer ne yapacağını bilmiyorsan, 1. prensip gereği zaten uzaklaşacaksın nasılolsa. bu durumda da, zaten gözden çıkarmışsın, kaybetmeyi göze almışsın demektir. e madem kaybetmeyi göze aldın, o halde son kozunu dürüstlükten yana oyna ve gidip açıkça onu anlayamadığını söyle. ve niyetini, ya da tavrının kesin ve net anlamını sor!
- bunu yapmadın değil mi?
- hayır... neden bilmiyorum. biraz da öfke yüzünden sanırım. insanların boğazına çökmek bana göre değil. benim olmasını istediğim şeyi almak için elbette uğraşırım, emek harcarım, savaşırım hatta. ama almak istediğim şeyin de benim olmak istediğini görmem lazım. yanlış mı bu? yani sırf ben istiyorum diye, beni isteyip istemediğine bakmaksızın, üzerine mi çullanmalıydım?
- tabi ki hayır. kafan da bu noktada karıştı zaten.
- evet! emin olamadım. bazı tepkileri ve cevapları kesinlikle durumdan çok memnun, hatta fazlaca etkilenmiş olduğunu gösteriyordu. ama aynı anda genel tavrı hep mesafeli ve engelleyiciydi. konuşmalarında, verdiği cevaplarda ilgimden, varlığımdan, ona yönelen isteğimden fazlasıyla memnun görünüyordu. ama bunu bir adım ileri taşımak için hiçbir istek ya da niyet göremedim.
- o zaman da, sadece ilgini istediğini, aslında seninle olmaya hiç niyeti olmadığı halde, ona gösterdiğin ilgiden memnun olduğu için seni "kuyruğunda" tutmaya çalıştığını düşündün.
- bu konuda epey deneyimliyim malesef. ve ister istemez, bütün iyi niyetli düşünme çabalarıma rağmen, ben de insanım ve bir noktadan sonra deneyimler ve korkular insanı belli bir sonuca götürüyor...
- kızdın ona! sana bunu yaptığı için...
- bana gerçekten bunu yapıp yapmadığını bilmeyi o kadar isterdim ki! kalbim bunu yapmamış olmasını, cümle bazında sıcak ve memnun, ama genel anlamda soğuk ve mesafeli olan tavrının ardında gerçekten bütün kırgınlığımı giderecek bir sebebin varolmasını istiyor. zaten bir sorun da bu! acaba kalbim öyle istiyor diye, onu çok istediğim için, aslında son derece tarafsız ya da umursamaz bazı davranışları, ya da onun kendi alışkanlıkları içinde gayet "sıradan" hareketlerini özel işaretler olarak algılamış olabilir miyim? malum, insan bu durumlarda kendine yontma eğilimindedir hep...
- bu yüzden onu tekrar görüp bütün soruların cevaplarını yüzyüze almak istiyorsun. aslında bu bir tek sorunun cevabı, diğer bütün soruları da yok edecek.
- evet... bu cevap ne olursa olsun, artık bu konuda kafamda hiçbir soru işareti kalmayacak... tıpkı doğal cüceloğlu'nun kitabında dediği gibi: bu işim muhasebesini bitirip dosyayı kapatabileceğim! tabi eğer cevap korktuğum yöndeyse...
- doğru bir zaman mı?
- bana öyle geliyor...
- ?
- kalbime öyle doğuyor. dün gece selçuk'la yaptığım konuşmanın alakasız bir şakadan başlayıp bu noktaya gelmesi, son günlerde onu sıklıkla hatırlamam... bir yükselme ve geri hatırlama, tekrar enerji dolma durumu söz konusu. ve bu kez, hangi yönde olursa olsun, net ve doğru cevaplarla alınmış kesin bir karar istiyorum...
- başla o zaman.
21 Temmuz 2009 Salı
4 Temmuz 2009 Cumartesi
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 29
- şu an, yapamadığım için mahcubum. uğraşmadığım için değil...
- bu yüzden hissettiğin eksiklik ve beceriksizlik duygusu daha az.
- aslında tersinin olması gerekmez mi?
- neden?
- deneyip becerememek daha kötü değil mi? bir tanesinde diyorsun ki "bilmiyorum denemedim, denesem belki becerirdim", diğerinde ise deneyip başarısız olmuyorsun, yani açık ve net olarak o konuda beceriksizliğinle yüzleşmek durumundasın!
- peki bugün maili attığında, elinden geleni yapmış olarak işi tamamlayıp evden çıktığında ne hissettin?
- en azından elimden geleni yaptığımı, bu anlamda görevimi tamamladığımı. daha iyisi tabi ki yapılabilir. ama benim, bu şartlarda altında yapabileceğim bu kadardı...
- yani vicdanın rahat?
- kesinlikle...
- peki, şimdi salı gününe geri dön! oyunculuk seçmeleri için gittiğin çekime...
- evet.
- ilk çekim tamamlanıp dışarı çıktın ve yürümeye başladın. ne hissettin?
- iyi değildi. kötü bir çekim oldu, hiç bir varlık gösteremedim. yapabileceklerimle o an sergilediğim performans arasında dağlar kadar fark vardı!
- nerden biliyorsun?
- çünkü daha evvel benzeri şartlarda çok çok daha iyisini yapmıştım. üstelik oraya çok saygı duyduğum biri tarafından gönderilmiştim, dahası beni gönderen kişi bu konuda bana güvendiği gibi, karşı tarafa da benim hakkımda olumlu şeyler söylemişti. yani bir anlamda, beni o seçmelere gönderen insana karşı da bir sorumluluğum vardı.
- neydi bu sorumluluk?
- "bize göndere göndere bunu mu gönderdin?" lafını işitip işitmemesi benim elimdeydi, ve ben onun bunu işitmesini istemem.
- sonra ne oldu?
- yolda yürürken, içim içim yemeye başladı. çünkü, deneme çekimi ile ilgili heyecanım geçip adrenalin azaldıkça, değerlendirmeye başladım. aslında neler yapabileceğimi, o rolde olması gerekenleri farketmeye başladım. o andan itibaren zaten büsbütün kötü hissetmeye başladım kendimi... çünkü yapılabilecek çok şey vardı, bir iki küçük süsleme ve etkili olabilecek bir iki püf noktasıyla çok daha başarılı bir iş çıkarabileceğimi görmeye başladım.
- sonra?
- ne olduğunu sen de biliyorsun!
- senin tekrar düşünmeni istiyorum. bana anlattığın herşeyi yeniden düşünüyorsun ister istemez...
- pekala... sonra oynadığım rolün replikleri dönmeye başladı. yolda kendi kendime oynamaya başladım yürürken. derken "artık çok geç" duygusu geldi, o rolü daha fazla kafamda döndürmemin manası olmadığını hissettim. bir an evvel unutmalı ve hayatıma devam etmeliydim.
- sonra?
- ama bir iki dakika sonra kendimi yine aynı sahneyi oynarken buldum! elimde olmadan sürekli aynı şey geliyordu aklıma... derken başarılı bulduğum trakyalı taklitleri dönmeye başladı kafamda. bir süre sonra yine susturdum beynimi...
- neden?
- çünkü çekim yapılmıştı, şansımı kullanmıştım. üstelik çok da kötü kullanmıştım o şansı. ve replikleri, rolü hatırladıkça, şansımı berbat ettiğim duygusu ve fikrini tekrar tekrar hatırlıyordum. ve bu duygu çok yıpratıcı birşey...
- devam et
- derken ne oldu bilmiyorum. replikleri unutup, o sahnede kendim gibi konuşmaya başladım. kendimi trakyalı hissederek, trakyalı olduğuma inanarak. çocukluğumdan beri birini taklit edeceğim zaman başvurduğum yöntem aynıdır: onun yüzünü ve bedenini kendi yümüzde ve bedenimde hissetmek! o anda hemen taklit ettiğim kişi ya da nesne olduğumu hissederim ve bu da taklit etmemi sağlar.
- ve trakyalı gökçer olarak rolünü oynamaya başladın.
- evet... ama aynı anda bir başka düşünce daha dolanmaya başladı. geri dönüp daha iyisini yapmak. madem bir şansım var, o şansı daha iyi değerlendirmek. ilk denemedeki hatalarımı görüp ne yapmam gerektiğini anlamıştım ve yapmam gereken, bu yeni bilgilerin ışığında yeni bir deneme yapmaktı! ama hele emin değildim.
- ne zaman emin oldun?
- bir noktada, oynadığım trakyalı gökçer rolü üzerime o kadar oturdu ki, kaç kez oynarsam oynayım, aynı sözleri aynı mimiklerle söylemeye başladım. işte o zaman "oturduğunu" hissettim. bunu hissettiğim anda da, 180 derecelik bir dönüşle, 2. şansıma gittim.
- ve?
- şaşırdılar. girip "daha iyisini yapabilirim, tekrar denemek istiyorum" dedim. aslında işin içinde bir şey dahavar. bir piskoloji daha...
- nedir o?
- kendi yaptığım şeyi beğenmemek! ilk yaptığımın kötü olduğunu kabullenmek zaten yeterince sıkıcı bir duyguyken, geri dönüp "daha iyisini yapabilirim" demekle, o insanlara da "ben kötü oynadım, yaptığım şey berbattı"yı itiraf etmiş olmak! bu tuhaf bir şey. insanın birşeyleri iyi yapamadığını kabul etmesi zordur biliyorsun!..
- evet! ve sen sadece kendine değil, çekimi yapan diğer insanlara da "ben demin kötü bir performans sergiledim" demiş oldun, geri dönmekle!
- evet. ama şansımı tekrar ve çok daha iyi şartlarda deneyecek olmak çok motive etti beni.
- peki devam et...
- gittim ve tekrar oynadım. ha şu var, belki de ikinci gittiğimdeki performansım daha kötüydü, belki de "ee bunun için mi dönmüş bu adam" dediler, bilmiyorum. hatta belki de performansım çok iyi olsa bile, bambaşka bir sebepten, örneğin onlar sarışın bir erkek oyuncu aradıkları için elenebilirim. ama neticede önemli olan şuydu: kendi hatamı gördüm, eksiğimle yüzleştim, oraya gidip hem kendime hem de o insanlara kötü yaptığımı itiraf ettim, daha iyisini yapmak adına çaba harcadım ve gidip elimden gelenin en iyisini yaptım! "ne yapalım olmadı" deyip pes etmedim, daha iyisini yapabilmek için uğraşmaya devam ettim.
- ve bu yüzden oradan çıktığında inanılmaz coşkulu ve mutluydun!
- kesinlikle. ilk çıkışımdaki ruh halimi biliyorsun. yıkıktım, kötü hissediyordum, beceriksiz ve eksiktim.
- pekala, şimdi düşün. ilk seferindeki performansın yüzünden elenseydin bu senin beceriksizliğin olacaktı değil mi? çünkü sana sunulan fırsatı iyi değerlendirememiş olacaktın...
- evet.
- peki şimdi daha iyi bir performans sergilediğin halde seçilemezsen? yine becerememiş olmayacak mısın?
- ikisi farklı!
- fark ne?
- ilkinde, şansımı iyi değerlendirememiş olacaktım. yani buradaki beceriksizlik, işin kendisiyle değil, fırsatın kullanılmasıyla ilgili olacaktı. ikincisinde ise ben şansımı değerlendirme konusunda beceriksizlik yapmadım. üzerime düşeni, elimden geleni yaptım! eğer elenirsem, bu; o işle ilgili olarak aranan kişi olmadığım anlamına gelecek. benim beceriksiz olduğum anlamına değil!
- harikasın!
- işte bu nedenle, dün gece ve bu sabah yaptığım çizimlerden çok memnun olmasam da, sabahın körüne kadar uğraşmış olmak ve emek harcamış olmak kendimi iyi hissettiriyor. sunulan bir fırsatı tepmek ya da şansını kötü kullanmakla, o şansı değerlendirip başarısız olmak farklı şeyler. birincisinde bir şeyöğrenemezsin, bir alışverişin olmaz, ikincisinde başarısız dahi olsan, öğrendiklerin vardır, bir yerlere değecek bir taş atmışsındır...
- işte bu yüzden vazgeçmemen gerekiyor ;) belki de başarmak değil, sadece öğrenmek için yaşıyorsundur... olamaz mı?
- bunu asla söylemeyceksin değil mi?
- bunu bilmek seni mutlu etmezdi...
- biliyorum... ve seni seviyorum :)
- bu yüzden hissettiğin eksiklik ve beceriksizlik duygusu daha az.
- aslında tersinin olması gerekmez mi?
- neden?
- deneyip becerememek daha kötü değil mi? bir tanesinde diyorsun ki "bilmiyorum denemedim, denesem belki becerirdim", diğerinde ise deneyip başarısız olmuyorsun, yani açık ve net olarak o konuda beceriksizliğinle yüzleşmek durumundasın!
- peki bugün maili attığında, elinden geleni yapmış olarak işi tamamlayıp evden çıktığında ne hissettin?
- en azından elimden geleni yaptığımı, bu anlamda görevimi tamamladığımı. daha iyisi tabi ki yapılabilir. ama benim, bu şartlarda altında yapabileceğim bu kadardı...
- yani vicdanın rahat?
- kesinlikle...
- peki, şimdi salı gününe geri dön! oyunculuk seçmeleri için gittiğin çekime...
- evet.
- ilk çekim tamamlanıp dışarı çıktın ve yürümeye başladın. ne hissettin?
- iyi değildi. kötü bir çekim oldu, hiç bir varlık gösteremedim. yapabileceklerimle o an sergilediğim performans arasında dağlar kadar fark vardı!
- nerden biliyorsun?
- çünkü daha evvel benzeri şartlarda çok çok daha iyisini yapmıştım. üstelik oraya çok saygı duyduğum biri tarafından gönderilmiştim, dahası beni gönderen kişi bu konuda bana güvendiği gibi, karşı tarafa da benim hakkımda olumlu şeyler söylemişti. yani bir anlamda, beni o seçmelere gönderen insana karşı da bir sorumluluğum vardı.
- neydi bu sorumluluk?
- "bize göndere göndere bunu mu gönderdin?" lafını işitip işitmemesi benim elimdeydi, ve ben onun bunu işitmesini istemem.
- sonra ne oldu?
- yolda yürürken, içim içim yemeye başladı. çünkü, deneme çekimi ile ilgili heyecanım geçip adrenalin azaldıkça, değerlendirmeye başladım. aslında neler yapabileceğimi, o rolde olması gerekenleri farketmeye başladım. o andan itibaren zaten büsbütün kötü hissetmeye başladım kendimi... çünkü yapılabilecek çok şey vardı, bir iki küçük süsleme ve etkili olabilecek bir iki püf noktasıyla çok daha başarılı bir iş çıkarabileceğimi görmeye başladım.
- sonra?
- ne olduğunu sen de biliyorsun!
- senin tekrar düşünmeni istiyorum. bana anlattığın herşeyi yeniden düşünüyorsun ister istemez...
- pekala... sonra oynadığım rolün replikleri dönmeye başladı. yolda kendi kendime oynamaya başladım yürürken. derken "artık çok geç" duygusu geldi, o rolü daha fazla kafamda döndürmemin manası olmadığını hissettim. bir an evvel unutmalı ve hayatıma devam etmeliydim.
- sonra?
- ama bir iki dakika sonra kendimi yine aynı sahneyi oynarken buldum! elimde olmadan sürekli aynı şey geliyordu aklıma... derken başarılı bulduğum trakyalı taklitleri dönmeye başladı kafamda. bir süre sonra yine susturdum beynimi...
- neden?
- çünkü çekim yapılmıştı, şansımı kullanmıştım. üstelik çok da kötü kullanmıştım o şansı. ve replikleri, rolü hatırladıkça, şansımı berbat ettiğim duygusu ve fikrini tekrar tekrar hatırlıyordum. ve bu duygu çok yıpratıcı birşey...
- devam et
- derken ne oldu bilmiyorum. replikleri unutup, o sahnede kendim gibi konuşmaya başladım. kendimi trakyalı hissederek, trakyalı olduğuma inanarak. çocukluğumdan beri birini taklit edeceğim zaman başvurduğum yöntem aynıdır: onun yüzünü ve bedenini kendi yümüzde ve bedenimde hissetmek! o anda hemen taklit ettiğim kişi ya da nesne olduğumu hissederim ve bu da taklit etmemi sağlar.
- ve trakyalı gökçer olarak rolünü oynamaya başladın.
- evet... ama aynı anda bir başka düşünce daha dolanmaya başladı. geri dönüp daha iyisini yapmak. madem bir şansım var, o şansı daha iyi değerlendirmek. ilk denemedeki hatalarımı görüp ne yapmam gerektiğini anlamıştım ve yapmam gereken, bu yeni bilgilerin ışığında yeni bir deneme yapmaktı! ama hele emin değildim.
- ne zaman emin oldun?
- bir noktada, oynadığım trakyalı gökçer rolü üzerime o kadar oturdu ki, kaç kez oynarsam oynayım, aynı sözleri aynı mimiklerle söylemeye başladım. işte o zaman "oturduğunu" hissettim. bunu hissettiğim anda da, 180 derecelik bir dönüşle, 2. şansıma gittim.
- ve?
- şaşırdılar. girip "daha iyisini yapabilirim, tekrar denemek istiyorum" dedim. aslında işin içinde bir şey dahavar. bir piskoloji daha...
- nedir o?
- kendi yaptığım şeyi beğenmemek! ilk yaptığımın kötü olduğunu kabullenmek zaten yeterince sıkıcı bir duyguyken, geri dönüp "daha iyisini yapabilirim" demekle, o insanlara da "ben kötü oynadım, yaptığım şey berbattı"yı itiraf etmiş olmak! bu tuhaf bir şey. insanın birşeyleri iyi yapamadığını kabul etmesi zordur biliyorsun!..
- evet! ve sen sadece kendine değil, çekimi yapan diğer insanlara da "ben demin kötü bir performans sergiledim" demiş oldun, geri dönmekle!
- evet. ama şansımı tekrar ve çok daha iyi şartlarda deneyecek olmak çok motive etti beni.
- peki devam et...
- gittim ve tekrar oynadım. ha şu var, belki de ikinci gittiğimdeki performansım daha kötüydü, belki de "ee bunun için mi dönmüş bu adam" dediler, bilmiyorum. hatta belki de performansım çok iyi olsa bile, bambaşka bir sebepten, örneğin onlar sarışın bir erkek oyuncu aradıkları için elenebilirim. ama neticede önemli olan şuydu: kendi hatamı gördüm, eksiğimle yüzleştim, oraya gidip hem kendime hem de o insanlara kötü yaptığımı itiraf ettim, daha iyisini yapmak adına çaba harcadım ve gidip elimden gelenin en iyisini yaptım! "ne yapalım olmadı" deyip pes etmedim, daha iyisini yapabilmek için uğraşmaya devam ettim.
- ve bu yüzden oradan çıktığında inanılmaz coşkulu ve mutluydun!
- kesinlikle. ilk çıkışımdaki ruh halimi biliyorsun. yıkıktım, kötü hissediyordum, beceriksiz ve eksiktim.
- pekala, şimdi düşün. ilk seferindeki performansın yüzünden elenseydin bu senin beceriksizliğin olacaktı değil mi? çünkü sana sunulan fırsatı iyi değerlendirememiş olacaktın...
- evet.
- peki şimdi daha iyi bir performans sergilediğin halde seçilemezsen? yine becerememiş olmayacak mısın?
- ikisi farklı!
- fark ne?
- ilkinde, şansımı iyi değerlendirememiş olacaktım. yani buradaki beceriksizlik, işin kendisiyle değil, fırsatın kullanılmasıyla ilgili olacaktı. ikincisinde ise ben şansımı değerlendirme konusunda beceriksizlik yapmadım. üzerime düşeni, elimden geleni yaptım! eğer elenirsem, bu; o işle ilgili olarak aranan kişi olmadığım anlamına gelecek. benim beceriksiz olduğum anlamına değil!
- harikasın!
- işte bu nedenle, dün gece ve bu sabah yaptığım çizimlerden çok memnun olmasam da, sabahın körüne kadar uğraşmış olmak ve emek harcamış olmak kendimi iyi hissettiriyor. sunulan bir fırsatı tepmek ya da şansını kötü kullanmakla, o şansı değerlendirip başarısız olmak farklı şeyler. birincisinde bir şeyöğrenemezsin, bir alışverişin olmaz, ikincisinde başarısız dahi olsan, öğrendiklerin vardır, bir yerlere değecek bir taş atmışsındır...
- işte bu yüzden vazgeçmemen gerekiyor ;) belki de başarmak değil, sadece öğrenmek için yaşıyorsundur... olamaz mı?
- bunu asla söylemeyceksin değil mi?
- bunu bilmek seni mutlu etmezdi...
- biliyorum... ve seni seviyorum :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)