29 Aralık 2008 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 24

- birşeyler ters gidiyor... hissediyorum!
- farkındayım. dünden beri kafandaki soru işaretleri kocaman oldu. sonuçta, başından beri durum aslında bu, ama şimdi haklı olabileceğine dair daha fazla şey biliyorsun. daha doğrusu duydun!
- evet. ve ne yapmam gerektiğini gerçekten bilmiyorum :( normal tavrım karşımdakine inanmaktır, zira kimsenin bana zarar verebileceğine inanmadığım için, inanmakta bir sakınca görmüyorum. yalan söyleniyorsa bile, bu beni en fazla bir iki gün üzer, ama kaybeden asla ben olmam!
- bu işin tadı kaçmaya başladı ve sen giderek artan bir şekilde, kendi kendini soru yağmuruna tutmaya başladın!
- çünkü ben belirsizlikleri sevmiyorum. ki bu işler, hassasiyetin dorukta olduğu konular! ikili ilişkilerle ilgili öğrendiğim bir şey varsa, o da, büyü bir kez bozulduğunda, bir kez "kuşku" bulaştığında bir daha kıvam tutmadığı... belki de kıskançlıkla ya da bana yalan söylendiği fikriyla kendimi dolduruyorumdur, bilmiyorum! ama bugüne dek beni hiç yanıltmayan 6 hissim, malesef tahmin ettiğim en kötü senaryonun gerçek olduğunu, kısacası kapıyı çekip çıkmamın en doğrusu olduğunu söylüyor... bir yandan neden yalan söylesin diyorum, ama diğer yandan da içim içimi yiyor.
- hiç, emin olamadığın halde devam ettiğin birşey olmadı mı? başladığın herşeyin sonucunu biliyor muydun?
- tabi ki hayır. ama bir fark var. onları yaşarken kafamda soru işareti, inanma konusunda bir sorun yoktu! tabi ki hiç kimse sonundan emin olarak başlamaz ve devam etmez... ama bize verdiğin önemli bir şey var: inanç! sonunu bilmediğimiz birşeye başlama cesaretini yaratan şey, inanç. bunu yitirdiğin an, cesaret de yok oluyor... bir ordu, savaşı kazanacağına inanırsa, o savaşa girmek için cesareti de olur. cesaret inancın ürünüdür.
- ve senin inancın çok sarsıldı...
- çok :( aslında inancımı sarsan şey sadece dışsal değil. 6. hissin sen olduğunu düşündüm hep, ama şu an hissettiğim bu da değil! belki de beynim oyun oynuyor, bilmiyorum... "içimdeki ses" gibi hissediyorum, ama o ses sensin ve sen şu an bana olumsuz bir şey söylemiyorsun. her zamanki gibi tarafsızsın ve sadece bana olan biteni sorgulatıyorsun.
- endişen ne? bu "tuhaf" olayın bitmesi mi? senin standartlarına göre, bu bir ilişki bile değil! yaşanmayan birşeye ilişki demezsin sen!
- duygular var ama ilişki yok evet... çünkü fiziki olarak paylaşılan, yaşanan birşey yok.
- o zaman bitmesinden neden endişe ediyorsun?
- belki de daha başlamadığı için!
- bir şansı, bir ihtimali, bir seçeneği; sadece bir kıskançlık ya da korku yüzünden, ya da basit bir tereddüt yüzünden elemek istemiyorsun!
- evet... yaşanmışları, denenmişleri bitirmek kolaydır. aslında birçoğu işçin daha da zordur bir şeyler paylaşılmış bir ilişkiyi, bir insanı hayatından çıkarmak. ama benim bakış açım değiştiğinden beri, yaşanmışlıkları kâr sayıp, mutlu olduklarımla yetinmek mümkün. ve bunun ışığında da, bitmiş ilişkiler, nasıl biterse bitsin, üzüntü kaynağı değil. hayatın doğal akışında sıradan şeyler. burada ise henüz yaşanmamış bir şey sözkonusu...
- üstelik çok da cazip görünen bir seçenek bu! pek çok açıdan...
- evet! bir de, her duyduğumda beni çok rahatsız eden malum varlık söz konusu. sürekli gölgesini gördüğüm, onun üzerinde hep bir karaltı olarak dolaşan kişi! ben ondan korkmuyorum, beni rahatsız etmiyor aslında... ama, Ş'nin üzerinde sürekli onun gölgesi varken, Ş'yi net göremiyorum... üstelik bahçe büyüdükçe o da büyüyor ve gölgesi daha fazla yeri kaplıyor... gerçekten bilmiyorum! tek bildiğim, bu durumun can sıkıcı olduğu :(

26 Aralık 2008 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 23

- başkalarına da önermeye başladım... geçen hafta, arkadaşıma önerirken, bu önerinin işe yarayacağından emindim. ama bir başkasına önerirken, nedense kendimi kötü hissettim!
- biliyorum... çekim yasası gibi şeyleri olur olmaz her yerde kullananlar gibi hissettin kendini...
- evet. ve bundan rahatsız oldum. ama seninle konuşmasını önerdiğim kişi gayet ılımlı karşıladı. belki de, o da yapacak başka birşey bulamadığı için.
- samimiyete ve dürüstlüğe kimsenin karşı koyamadığını biliyoruz, değil mi?
- evet. en azından büyük çoğunluğun...
- baştan beri kesintisiz bir samimiyet ve dürüstlük içindesin. sevmediğin birşeye asla "sevdim" demiyorsun, beğenmediğine; sırf karşındaki kırılmasın diye "beğendim" demiyorsun, kimseye hatır için "evet" demedin. bu nedenle insanlar, sen birşeye evet dediğinde bunun gerçekten evet olduğunu artık biliyor.
- ve eğer ben birşey öneriyorsam, bunda samimiyimdir. ve eğer bende işe yaramışsa, onlarda da işe yarayacağını düşünüyorlar.
- evet.
- çok ukalaca olmadı mı yine? yani bunları teknik bir açıklama gibi yazarken, bir yandan da rahatsız oldum. kendimi samimiyet timsali, insanların referans kabul ettikleri çok doğru bir insanmış gibi anlatıyorum :S nerde kaldı benim tevazum?
- bazı durumlarda tevazuyu bırakıp olduğun neyse, onu söylemek ya da göstermek durumundasın. sahnedeyken yaptığın şey zeka ve yetenek gösterisi değil mi?
- ama orası sahne...
- orada neden göstermiyorsun tevazuyu? tam tersine, sahnedeyken bütün yeteneklerini ve zekânı sergileme telaşındasın!
- orası sahne ve insanlar oraya bu yetenekleri izlemeye geliyorlar zaten. bunun için sahnedeyim.
- günlük hayatta çok mu farklısın? sürekli insanları güldürmen, hazırcevap, komik bir adam olman... beklenmedik anlarda beklenmedik sözlerle insanları şaşırtman... hatta bu sohbetler. bu alıntılar... bütün bunlar zeka ve üstünlük gösterileri değil mi? madem öyle, konuştuklarımız aramızda kalsaydı... neden buraya yazıp herkesin ne konuştuğumuzu okumasını sağlamaya çalışıyorsun? demek ki sahne dışında da, sürekli bir kendini sergileme durumun var...
- evet ama...
- ama filan değil! sahnede olmak, insanlara yeteneklerini sergilemek, resim yapmak, oyun oynamak, iyi araba kullanmak, esprili olmak... aklına ne geliyorsa; hepsini, kendinizi göstermek için yapıyorsunuz. kendi zekânı göztermek için espri yapmayı kullanırken mütevazı değilsin de, "ben zekiyim" demek için neden mütevazı olman gerekiyor?
- birinde söylüyorum, diğerinde yapıyorum. bu ikisi aynı şey değil! ben çok iyi araba kullanırım demekle, gerçekten iyi araba kullanmak farklı şeyler...
- sahneye çıkmak, "ben sizden daha iyi şarkı söylüyorum" demek değil mi?
- nasıl yani?
- böyle bir iddiası olmayan, diğerlerine kendisini izletebilecek bir üstünlüğü olduğuna inanmayan biri sahneye çıkar mı? sen sahneye çıkmakla, "bende izlemek isteyeceğiniz birşey var" demiş olmuyor musun?
- evet oluyorum.
- madem söylemekle yapmak arasında fark var, önce yapıyor musun yoksa söylüyor musun? bir düşün bakalım...
- önce yapıyorum.
- hayır! önce söylüyorsun. önce iddiada bulunuyorsun. "ben sizden daha iyi şarkı söylerim, sizden daha yetenekliyim ve bu nedenle sahneye çıkacağım, siz de beni izleyeceksiniz!". sonra sahneye çıkıp bu söylediğini ispatlıyorsun!
- hiç böyle düşünmemiştim.
- bu blogu açıp, konuştuklarımızı buraya yazmakla; insanlar, "bakın ben okumaya değer şeyler yazıyorum, bunları okumak isteyeceksiniz, ben de okumanızı istiyorum" diyorsun. yani önce iddiayı ortaya atıyorsun, ondan sonra iş ispata, yani icraata geliyor.
- bu durumda, aslında ben mütevazıyım demek de, sonradan ispat edilmesi gereken bir iddia...
- karmaşık düşünmeyi seviyorsun :) devam et...

24 Aralık 2008 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 22

- açılmak istemeyen birini ne kadar açabilirim?
- istediğin kadar. çünkü elindeki silah, onların karşı koayamayacakları bir silah. dahası, bu silah görünmezdir, bu nedenle vuruldukları ana kadar hiçbir şeyin farkına varmazlar.
- bu yüzden mi kendilerini aniden ve tepkili bir şekilde geri çekiyorlar?
- karşındakinin sana tokat atmasını zaten bekliyorsan, tokat sadece canını yakar. ama eğer buna ihtimal dahi vermiyorsan, kısacası hazırlıksız yakalanırsan acı 2 katına çıkar. tokat aynı olsa bile!
- çünkü, aptal durumuna düştüğümü düşünürüm. gelmekte olan tokadı farkedemediğim, önlem alamadığım, bu kadar kolay avlandığım için kendime kızarım...
- bu yüzden samimiyetini ölçülü kullanmalısın...
- yine dürüst ve doğrudan oluşu, daha az rahatsız olmamı sağlıyor sanırım.
- evet çünkü bu senin yaşam felsefen: iltifatları dolaylı, eleştirileri -ama samimi eleştirileri- doğrudan duymak!
- ayrıca buradaki bir eleştiri değildi zaten. ifade biçimi bile, tam benim sevdiğim tipteydi; yargılamadan, topa tutmadan... beğeni konusu olandan değil, doğrudan kendi beğenisinden bahsederek konuştu; "ben beğenmedim". bu tavır önemli benim için. birşeylere kötü demek için, elde gerçekten ölçülebilir, matematiksel olarak sayılabilir ölçütlerin olması gerekir. neye göre iyi? neyle kıyaslandığında kötü? hangi eleğin altında ya da üstünde? bu konu saçma sapan yerlere çekilen ve çok kolaylıkla tartışmaya çevrilebilen bir konu.
- peki ya onun dışındaki tavrı? bunu değerlendirmeden duramazsın sen :)
- tabi ki değerlendirdim. hayatta yapmayı en sevdiğim şey dedektiflik. bir kelimeden, birşeylerin ortaya konuş biçiminden bile bir iz bulup karşımdakini analiz etmek... söz konusu kişi, beğenmeyen kişi. duvarın üzerine kadar çıkarttım onu sanırım.
- o kadar büyütme!
- tabi ki büyütmüyorum. sadece örnek :) ben bahçenin dışındayım. ilk karşılaştığım an bile net olarak görünen birşey vardı ki, o da bu kişinin kendine küçük ve müdahalesiz bir dünya yaratmak istediği ve oraya alacaklarının da az miktarda olacağı. oraya büyük geleceğimi hissediyorum, bu ukalalık değil. kişinin gelişmişliğini ya da kalitesini, bahçesinin büyüklüğü belirlemez sonuçta. bu yalnızca bir tercih...
- devam et.
- küçük ve kendine yeten bir bahçede, huzurlu ve sağlam temelli bir dünya var orda. dışarıyı duymadığı sürece sorun yok. ben ona, duvara tırmanıp dışarıya, bana bakması için seslendim. ancak o isteksizdi. ki buna şaşırmadım. sonunda duvarda açtığı küçük bir delikten bana baktı ve benimle biraz konuştu.
- belki de bahçe duvarının üzerine çıkıp konuşmuştur seninle?
- hayır sanmam. o, dış dünyayı o kadar geniş bir açıdan görmek isteyecek birine hiç benzemiyor. dahası, o küçücük delikten konuştuğu süre boyunca da, gözlerini kapalı tutmaya çalıştığını hissettim.
- bunlar senin tahminlerin.
- elimdeki tek veri bu. ayrıca, evet bunlar tahmin ama, ben zaten herhangi bir hamle ya da plan yapmıyorum ki! sadece o duvarın gerisinden bir kez konuştuk ve ben hayatıma devam ediyorum. bu arada o da konuşmaya karar verirse onunla konuşurum.
- duvarın diğer tarafında, oturup sana seslenmesini beklemiyor musun yani?
- seslenirse duyarım. ama duvarın dibinde bekleyemem kimseyi :)
- ya duymazsan?
- sesini yükseltsin o zaman!

23 Aralık 2008 Salı

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 21

- ben 2. olamam!
- olma da zaten...
- şu an hissettiğim şey... tam bir öfke değil. biraz daha farklı. nedir tam olarak bilmiyorum. hayal kırıklığı tabi ki. çünkü karşımdakinin samimiyetine her zaman inandım, şu anda da inanıyorum. bu tercihi isteyerek yapmadığını düşünüyorum. ya da buna inanmak işime geliyor diyelim...
- biraz konuşalım.
- tamam...
- yanlış yaptığını, rest çektiğini düşünmüyorsun şu an...
- aslında rest gibi algılanabilir ama değil bence. çünkü ben olsam da olmasam da, onun kendi hayatı için alması gereken bir karar bu! ayrıca, ben ve o, hayatımıza birbirimizi bütünüyle dahil ettiğimizde dahi ben 2. olarak kalmaya devam edecektim. en azından bir süre. ve bu, benim tarzım değil!
- başından beri söylediklerinde tek bir değişiklik yaptı ve sen de bu yüzden haklı olarak çekildin...
- evet! az önceki konuşmaya dek, benimle resmiyet kazandığı an, tek olacağımı sanıyordum. ama bugünkü konuşmayla anladım ki, olmayacakmışım. bunun için değil ben, kendisinden bile daha büyük sebepleri olduğunu söylüyor, ve buna inanma konusunda kararsızım. ama bir yandan da düşünüyorum; neden yalan söylesin, öyle diyorsa öyledir...
- ama sonuçta "aşk bunları da göze almayı gerektirir" diyorsun sen...
- evet öyle. "imkansız" dediği an bütün köprüleri attı! bana duyduğu aşktan, benimle ilgili hislerinden ve bana olan isteğinden daha büyük birşeyler olmamalıydı! yanlış bir beklenti belki... ama, ben ona bu kararlılıkta gitmiştim, ve aynı kararlılığı bekledim ister istemez. herkes benim istediğim gibi davranmak, seçimlerini benim yöntemlerime göre yapmak zorunda değil, öncelikleri farklı olabilir. ama sonuçta, varılacak noktaya bakarsak; şu an için durumu idare etsem bile, ileride çok daha kötüsü olacaktı! resmileşmemiş birşey için ondan birşeyler bekleyemem tabi ki, ama resmileştiğinde bile şu ankiyle aynı sonucu alacağımı öğrendikten sonra... buna devam edemem! ben, benim kadar gözü karasını istiyorum...
- bu normal bir istek. hız yapmaktan hoşlanan biri hızlı giden otomobilleri sevecektir. bütün otomobiller hızlı olmak zorunda değil, ama sen hızlı gitmek istiyorsan, gidip hızlı bir otomobil alacaksın! ya bunu yaparsın, ya da hızlı olmayan bir otomobil alıyorsan da, onun hızlı gitmemesini şikayet konusu yapmazsın!
- ben birinciyi seçtim. istediğimi alamayacağımı anladığım an, onu zorlamak yerine, kendimi ondan çektim. eğer şu an hala devam ediyor olsaydım, son konuşma bir bitişle noktalanmış olmasaydı, şu an için şikayet etmeye hakkım olmazdı, zira onun şartlarını bildiğim halde devam ettiğim için ben sorumlu olurdum.
- şikayet etmek ya da zorlamak yerine, bıraktın.
- evet, zira ondan istediğimi -ki ben bunun temel bir hak olduğunu düşünüyorum- vermesi için onu zorlamamın bir manası olmayacaktı. benim zorlamamla elde edeceğim birşeyin de manası olmazdı ayrıca! o beni kendi kalbinde, kendi aklında ve hayatında birinci sıraya yerleştirseydi, zaten ben ondan istemeden önce o bunu yapardı. ben böyle düşünüyorum, doğru bildiğim budur! - peki ya, o ve hayatı hakkında bilmediklerin?
- bunlardan sorumlu muyum?
- bir anlamda...
- söyleseydi, bana açıklasaydı, neden özgür olamadığını benimle paylaşsaydı, bunun için savaşırdım! bunu biliyorsun... inandıklarım, doğrularım ve isteklerim için savaşmaktan hiç kaçmadım ben!
- peki şimdi ne yapacaksın?
- bilmiyorum... gerçekten bilmiyorum. tek bildiğim bir süre birşey duymak istemediğim... kendimi neredeyse dalga geçilmiş hissedecek gibi oldum bir kaç gün önce! bunun olmadığını biliyorum, ama dediğim gibi; ben bu şekilde devam edemezdim ve etmeyeceğim de... sanırım benim için yine acı bir ilaç vaktiydi...
- senin için ne yapmamı istiyorsan bunu yapacağım.
- sükûnetimizi koru... ve ne olursa olsun, beni, ona kötü şeyler söylemekten, onu kırmaktan, köprüleri atmaktan alıkoy! lütfen... onu seviyorum. iyi olsun. iyi yaşasın... onu sana emanet ediyorum :(

21 Aralık 2008 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 20

- konuşmamız gerek.
- tam anlamıyla rahat değilim.
- bu yüzden konuşmamız gerek zaten!
- yanlış bir şey yaptığımı sanmıyorum...
- konuşalım...
- dürüstlükten hiç taviz vermedim. onu kızdıracak dahi olsa, ona dürüst davrandım. pekala yalan söyleyebilirdim ama söylemedim...
- evet
- ama o bana "beni üzmemek için yalan söyle" dedi... işte sanırım bu benim midemi altüst eden. çünkü insan, başkalarının kendisine, onlara davrandığı gibi davranmasını ister. yani ben herkese dürüstsem, herkesin de dürüst olmasını isterim. o, benden, onu mutsuz etmemek için yalan söylememi istiyorsa, o halde o da beni mutsuz etmemek için yalan söylüyor olabilir!
- ve bu durumda, duymaktan ne çok nefret ettiğin şeyi her duyduğunda, korktuğun başına geliyor olabilir.
- evet, aynen öyle... bana yalan söylüyor olabileceği çok konu var, ama bunlardan hiç biri benim midemi bulandırmaz. zira bunlar ilişki ile ilgili şeyler değil. binanın üst katlarındaki duvarları inceltmek o binayı çökertmez. ama burada bir yalan varsa, bu yalan ta temelde! yani herşey bir yalanın üzerine kuruluyorsa... o zaman üzerindekiler de yalandır. en azından kolay yıkılır gerçeklerdir. başka bir şey daha var: ona bir kez yalan söylersem, ve o da bunu bilirse -bunu o istemiş olmasına karşın- bir daha bana nasıl güvenecek? bunu hiç düşünmüyor...
- yalanlarını hatırlamak zorundasın üstelik. hangi durumda hangi yalanı uydurduğunu unutmaman gerek ki, hikayen tutarlı olsun.
- evet. yalanlar çoğaldıkça karıştırma riski artacak, bu sefer gerçekten bir yalan döngüsüne girecek herşey. bu kez doğruyu söylediğimde bile "mutsuz etmemek adına yalan söylüyor" durumunda kalacağım!
- ve bütün bunlar iştahını kaçırdı.
- çok! herşeyden hkolayca vazgeçmek tarzım değil biliyorsun. uğraşmayı, emek harcamayı seviyorum. haketmediğim şeyler konusundaki hassasiyetimin her iki yönde olduğunu da biliyorsun!
- evet biliyorum. nasıl ki kötü şeyleri haketmediğin halde başına gedikleri zaman "ben bunu haketmedim" diyorsan, hakkın olmayan iyi şeyler için de aynı dürüstlükte ve hakkaniyette davranıyorsun.
- bu biraz ukalalık gibi oldu... kendi adıma yani.
- ama gerçek bu! gelişmiş bir hakkaniyet duygusu, sıkı çalışan bir vicdan ve her iki yöne de eşit güçte dağılmış bir bilinç... seni, onları üzme pahasına da olsa, sevdiğin insanlara yalan söylemekten alıkoyan da bu zaten.
- her iki yönde?
- beynin iki yönlü çalışır. o, sizin ruhunuzla vücudunuz arasındaki köprüdür. kalbin ve ruhunun temel bilgi kaynağı benim, ama bu, ruhunun da dünyadan hiç beslenmediği anlamına gelmez! bir müzik parçasının seni ağlatması, bir komediyi izlerken gülmen, bir kadına aşık olmanı sağlayan fiziksel özellikler, bir kokuyu duyduğunda onun sana hatırlattığı kişi ya da olayla ilgili hatırladığın duygular. bak farkettin mi; tüm bu örneklerde, fiziksel dünyadaki bir etkiden, yani 5 duyu ile algıladığın fiziksel bir gerçeklikten, ve bunun sonucunda ruhunda gerçekleşen tepkilerden bahsediyorum. fiziksel dünyayı beynin ile algılarsın, duygulanma beyinde değil ruhtadır, ama ruhun o duyguyu sağlayacak etkene beynin sayesinde ulaşır.
- peki diğer taraf? yani iki taraflı dediğin şey?
- ruhundaki dalgalanmaları, duygularını, tepkilerini anlatabilmek için yazıyı, müziği, konuşmayı, sesi, renkleri, resmi vb. kullanırsın. bunları fiziksel dünyaya aktarabilmeni sağlayan da beynindir ;)
- anladım sanırım...
- zor birşey değil...
- şu an bu konuşmayı seninle yapıyorum. bunun için beynimi değil, kalbimi kullanıyorum. çünkü seninle iletişim kurduğum yer kalbim. ancak bu konuştuklarımızı kavramlara dönüştürmem, daha da önemlisi onları buraya aktarmam beynim sayesinde oluyor. beynim kaslarıma gerekli emirleri gönderip bu yazıların yazılmasını sağlıyor. bir yandan da, gözlerim, ekrana yazılanları beynime gönderip doğru yazılıp yazılmadıklarını kontrol etmemi sağlıyor.
- aynen öyle :)
- peki ben ne yapmalıyım şimdi?
- bekle... sadece bekle. diğer yanda düşündüğün gelişmeler oluyor. HS ile sohbetiniz tahmin ettiğin etkiyi sağladı. onun ruhundaki dalgalanmalarını, aklının karıştığını biliyorsun...
- hayatının bu döneminde dinginliğe ve sükûnete ihtiyacı var ve ben bunu biraz bozdum sanırım.
- evet
- bununla ilgili sıkıntılı. ama, bir yandan da bu sıkıntıları gidermenin kendi elinde olduğunu farketmeye başladığını, bunun için cesaret topladığını hissediyorum. hayatında bazı değişiklikler yapacak ve bunların sonucunda özgür ve kendi kararını vermiş bir insan olacak.
- ve bunlar olana kadar beklemen gerek.
- sence beklediğime değer mi?
- bu sorularına asla cevap vermediğimi bilirsin... sana geleceği hiç söylemedim. ben sana sadece şu andan bahsederim, daima ;)
- diğer konu?
- doğruların doğru...
- yani; büyü bir kez bozuldu... eski samimiyeti hissetmiyorum. hissedemiyorum. bu elimde değil... ve bu şartlar altında, olaya sakin ve dingin yaklaşmam gerek... ve ne olacaksa zaten olacak, öyle mi?
- evet. aklını boşaltmaya çalış... en azından yanlış bir şey yapmadığını biliyoruz...
- peki ama, 35 yaşında bir insan olarak, sence bu "çocuk"a daha ılımlı, daha hoşgörülü ve yumuşak davranamaz mıydım?
- davranırdın.
- peki neden bunu şimdi düşünüyorum? ya da şimdi telefon açıp bunu yapmalı mıyım? işte bunu kestiremiyorum...
- içgüdüsel hareket ettin. her zaman yaptığın gibi. beyninin çarpık filtrelerini dahil etmediğin, temiz, ilham kökenli bir davranıştı seninki. biraz bekle. zamanı geldiğinde doğru şeyi yapmak için harekete geçeceksin, kendiliğinden...
- bazen birine bir mesaj atmak isterim, yazarım silerim, yazarım silerim, defalarca kez. bir türlü içime sinmez. bir şeyler yanlış gelir, en sonunda vazgeçerim. aradan bir süre geçer, aynı kişiye aynı mesajı aynı cümlelerle yazdığım halde, bu kez içime siner ve o mesajı o kişiye tereddütsüz yollarım.
- çünkü artık herşey o mesajın gönderilmesi için hazır ve uygundur!
- şu anki durumda da, o anı beklemeliyim sanırım...
- bekle bakalım.