19 Aralık 2009 Cumartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 39

- şu "hiç kimse %100 suçlu ya da %100 masum değildir" olayı... neden orada vermeye başladın cevabı?
- farkındaysan, orada durduk yerde S'yi düşünmeye başladın. ve kendi inadını kırıp gerçeklerle ve kendine ait hatalarla yüzleşmeye giriştin... artık cevapları teker teker alma vaktin geldi. ve kendine tanıdığın her fırsatta, öfkeni ve egonu yenip sağduyunu dinlediğin her noktada sana cevapları vermek benim işim ;)
- benzeri birşeyi E'de de yaşamıştım. o da bana "ilişki milişki düşünmüyorum, işim olmaz" demişti. ve ben de "o zaman bana müsade, zira ben buraya türlü şirinlikler yapıp senin kalbini çalmaya gelmiştim, ama madem işin olmaz o zaman hem seni rahatsız etmeyim boşu boşuna, hem de kendi zamanımı harcamayayım" deyip yanından ayrılmıştım. ve bunu yaparken kesinlikle samimi ve nettim; yani bu bir blöf değildi, gerçekten söylediğim şeyi düşünüyordum.
- bunu biliyorum. bu sefer neden yuapmadın?
- bilmiyorum. sanırım bulmam gereken cevaplardan biri de bu! yani S de bana "ilişki istemiyorum" dediği halde, onun peşini bırakmadım. bir şekilde ikna edici gelmedi, ya da 1.5 yıldan sonra o kadar istekli ve yükselmeye o kadar hazırdım ki, ikna olmak istemedim. eğer E'de yaptığım gibi "o zaman bana müsade" deseydim, bunların hiçbiri yaşanmayacaktı!
- evet. başka şeyler yaşanacaktı.
- ama bu yaşadıklarımın yaşanması gerekiyormuş deyip kendimi aklayabiliyor muyum bu durumda?
- işte bu zor bir soru. aslında, hangi yolu seçersen seç; farklı deneyimlerden geçip farklı şeyleri yaşayarak da olsa aynı "sonuç"ları elde ediyorsun. 0+4, 1+3, 2+2... hepsinin sonucu 4. ama hepsinde bambaşka deneyimler ve anılar var.
- yani bu durumda temize çıkıyorum aslında.
- bir anlamda evet bir anlamda hayır.
- anladım. eğer ona baştan "hadi eyvallah" deseydim, bambaşka şeyler yaşanacaktı, aşk acısı çekmeyecektim belki. ama bambaşka bir şekilde, şu an tahmin edemeyeceğim farklı şeyler yaşayıp yine bu sonucu elde edecek ve onunla ilgili çektiğime denk bir başka sıkıntı illa ki yaşayacaktım.
- kendi sözün bu, hatırladın mı: "neyi seçersen seç, kazandıkların ve kaybettiklerin daima denktir!"
- tabi şu an konuştuklarımız ufak ara sonuçlar. asıl büyük sonuca henüz var.
- öfken dindikçe daha başka sonuçlar almaya başlayacaksın. ve bunlar seni asıl sonuca ve deneyime götürecek ;)

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 38

- eee? zaman dedin, zaman geçti... onunla vedalaşmayı bırak, ona duyduğum öfkeyle bile vedalaşma noktasına geldim. ama hala ne olup bittiği hakkında bir fikrim yok! bu kadını hayatıma neden soktun, onunla birlikte ne geldi, ya da ne kazandım? ne öğrendim? bana ne kattı? 1.5 yıldan sonra sağlam ve hiç de gereği olmayan bir aşk acısı çekmek ve kararsız/dengesiz bir kadının ego mastürbasyonuna vibratör olmak dışında ne oldum bu olayda ben?
- demin ne dedin? öfkeyle bile vedalaşma noktası...
- evet?
- işte bundan sonra anlayacaksın olan biteni. çünkü o gittiği zaman, daha doğrusu sen onu gönderdiğin zaman öfke kaldı geriye. ve bu öfke, çektiğin ızdırapla doğru orantılı, epeyce keskin ve kör edici bir öfkeydi. bu öfke körlüğü ve can acısının verdiği hırçınlık içinde cevapları görmen ve bulman imkansızdı! tam 4 yıl sonra intikamını sessizce aldığın G. ile yaşadıklarını düşün! onun seni bulup tekrar yaklaşması ve senin de kini bir kenara bırakıp yaklaşmasına izin vermen... herşeye rağmen ona bir şans tanıman... yaşananlar... hiç bir intikam niyeti gütmediğin halde, bu kadar uzun bir aradan sonra, neden yaşadığını bilmediğin G. olayı ile ilgili her türlü hesaplaşmayı yaptın ve intikamını da aldın. hem de fazlasıyla. hatta dipte bir yerlerde hala sürüyor bu intikam. ve sen hala intikam niyetinde değilsin, ama bu kendi kendine oluyor. tam da senin herkese "ben yoluma devam ederim, zaman öyle şeyler getirir ki benim intikamım, üstelik ben kılımı bile kıpırdatmadan alınır" dediğin gibi!
- yine mi öyle olacak?
- bunu sana asla söylemeyeceğimi biliyorsun. ayrıca öyle olacak veya olmayacak, senin bu niyette olmaman gerekiyor. geceleri yatarken kendine söylediklerin çok doğru şeyler.
- "birilerinin mutsuzluğu ile mutlu olmamam gerek. bu bana yakışmaz"
- kesinlikle! yanlış birşey yapmadığından ve haksızlığa uğradığından eminsin. ama tıpkı G. olayında olduğu gibi, bu olayda da öfkeni gerçekten geride bırakıp, sükunete kavuştuğunda birşeyler olmaya başlayacak. ancak bu bir intikam mı olur yoksa bir türlü alamadığın cevapları mı alırsın, onu söylemeyeceğim!
- biliyorum... ve aslını ararsan, zaman zaman cevaplara yaklaştığımı da hissetmiyor değilim.
- biliyorum, ama acele etme. sadece ona değil, bana öfkeni de halletmen gerek. ancak ondan sonra görmeye başlayacaksın.
- evet ama, cevapları alamadığım sürece öfkem ayakta kalıyor. yani bana cevapları şimdi versen, öfkem de daha kolay dinmez mi?
- evet. aslında öyle... ama olması gereken bu değil. zira, senin de bildiğin ve hep tekrarladığın gibi, herşey olması gereken şekilde ve zamanda oluyor! bu nedenle cevapları sana öfken dinmeden vermiyorum. ayrıca, yine senin hep söylediğin gibi, beynini ve mantığını kandırmak çok çok kolay. öfkeliyken bunu yapmak daha da kolay, zira duyuların sağlıklı çalışmaz öfke içindeyken ;)
- hımmm, haklısın. ve bu sağlıksız algı halindeyken, bana doğru cevapları versen bile, onları yanlış algılamam fazlasıyla mümkün.
- kesinlikle!
- şimdi seninle konuşurken aklıma geldi: bu sefer yine de bir fark var. kızdığım kendim değilim, yani S. konusunda kendimi affetmem gerekmiyor, çünkü başından beri farkında olduğum bir gerçek var: onu alamamış olmak benim eksiğim ya da kusurum değil. ya da haftalardır yaşadığım berbat ruh hali ve düştüğüm durum. bu benim kendi hatam değil.
- neden böyle düşünüyorsun?
- çünkü öyle olduğunu bana sen söyledin!
- algıların sağlıklı mıydı sence? çünkü "aşk" da, tıpkı öfke gibi, algıları bozan bir ruh durumu...
- elimi tutması, başbaşa kalınan anlarda alınıp verilen elektrik, benden hoşlanmış olması -kendi itirafıdır, ve benzeri bir yığın şey! benim algılamamla ilgisi olan şeyler değil bunlar, herkesin her durumda aynı şekilde algılayıp yorumlayacağı şeyler. yanlış mıyım?
- kendime yontmadım diyorsun yani?
- mutlaka yontmuşumdur. hiç bir olayda hiçkimse tamamen suçlu ya da tamamen masum olamaz. ama bu noktada benim suçum, insani zaaflara sahip olmaktan öteye geçmiyor!
- cevaplara yaklaşma konusunda haklısın :) yakın bir zamanda alacaksın bütün cevapları... şu kadarını söyleyim: başka bir kompleksinle ilgili bir tedavi idi bu kadın. ve daha da ötesi, kariyerin ve tasarım işine yaklaşımınla ilgili sende köklü değişiklikler yaratmanın en etkili ve kalıcı yolu S'ye aşık olmandı...
- bu son konuştuklarımızdan emin değilim...
- daha sonra yine konuşuruz ;)
- peki...

13 Aralık 2009 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar -37

- hala anlamamış olmam seni ilgilendirmiyor mu?
- intikam senaryoları dolaşmaya başladı, ancak! anlamak için gerekli ruh durumuna bundan sonra ulaşacaksın.
- bana dünya kadar zaman, emek, umut ve çabayı boşa harcattığına inanamıyorum yaa :(
- dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun. aslında bu işten aldığın önemli bir iki dersin farkındasın.
- evet... ne olursa olsun, olayı ya da kişiyi çok fazla deşifre etmemem gerektiğini biliyorum. şu saatten sonra benim ona gidecek yüzüm yok neredeyse! zira hakkında o kadar çok ve olumsuz konuştum ve konuşturdum ki! peki ama bunu neden yapıyorum?
- haklı olduğunu duıyma isteği. bunu zaten biliyorsun, yani bu istekle dolu olduğunu. hatta bunu sadece duymak değil, bunu tatmin olana kadar defalarca kez duyma isteği! bu nedenle biri yaptığın bir espriye güldüğü zaman aynı espriyi arka arkaya bir kaç kez yapıyorsun, ya da temel espri üzerinde çeşitleme yapıyorsun. çünkü "anlaşılma" anını tatmin olana dek olabildiğince fazla kez yaşamak istiyorsun. bu olayda kendinden birçok konuda eminsin, ama farkında mısın bilmiyorum, aslında emin olamadığın şeyler de var.
- evet, geçen gün arabada kendime itiraf ettiğim şeyler.
- neydi onlar?
- sonuçta hiç kimse herhangi bir olayda bütünüyle suçlu ya da masum değil.
- işte bu yüzden kaç kişiden duyarsan duy, kendini hiç bir zaman bütünüyle temiz hissetmiyorsun, masumiyetini kendine ispatlayamıyorsun! bu da seni daha fazla insandan senin haklı olduğunu duymaya zorluyor!
- sanırım haklısın... içimdeki sesi dinlememek yaptığım en temel hata oldu bu kez. ve senin de dediğin gibi, haklı olduğum konusunda bir türlü emin olamadığım için her seferinde birilerinin bana "haklısın" demesini sağlayacak şekilde anlattım olan biteni. dürüst olduğumu sanıyordum, ama artık o kadar da emin değilim :(
- dürüstsün. ama ilk başlarda sadece dertleşmek ya da içini dökmekken, gittikçe bir haklılık yarışına dönüştü olay. şimdi ondan iyice uzakta ve nispeten daha iyisin. ama hala kırık dökük şeyler var.
- evet çünkü nasrettin hocanın da dediği gibi "hırsızın hiç mi suçu yok?"
- tabi ki onu savunmayacağım, o konuda haklı olduğun muhakkak. ama işlerin bu kadar sarpa sarmasında kendi payını da görüyor olman iyi bir şey.
- ya senin payın?
- geçmişe dön. kılavuz kaptanım ben. senin geminin senin istediğin yere götürmek için çalışıyorum. bunun için bazen gemiyi senin istediğinin tam tersi yöne çevirmem gerekebiliyor. senin bunun nedenini anlayabilmen için zaman gerek.
- burdan sonra yazdıklarımı sildim, zira bu konuşma beni rahatsız etmeye başladı. her ne yapmaya çalışıyorsan, lütfen benim insan olduğumu ve hassasiyetimi unutmadan yap olur mu!

30 Kasım 2009 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 36

- başladın anlamaya.
- henüz değil. çok küçük kırıntılar halinde birşeyler gidip geliyor aklıma, ama net bir sonuç oluşturmuyor...
- zaman ;)
- dün gece hakkında konuşmak istiyorum.
- biliyorum
- tabi ki, sen tanrısın. zaten bilmen gerekir.
- senin için önemli bir gelişme bu.
- farkındayım. neden bilmiyorum, bunu bir şekilde fazla yaymak istemiyorum. çok uzağımdaki bazı insanların bilmesinde bir sakınca görmüyorum, ancak yakın çevrem bilmese sanki daha iyi olacakmış gibi geliyor.
- çünkü burada asıl mesele katılacağın şyin içeriği değil, oraya katılmış olmak. her türlü baskıdan uzakta, kimse sana birşey sormadan sessiz sedasız gelişimini sürdürmek derdindesin. bu da çok normal.
- bu arada, şu aşk meşk mevzuyla ilgili birşeyler hatırladım.
- çeneni kapalı tutmak konusu. bunu hatırlamana sevindim.
- neden bilmiyorum, uzun bir konuşma olacağını düşünmüştüm ama kısa sürdü. daha fazla konuşmaya gerek görmüyorum.
- zaten gerek de yok ;) basit bir dersi anlamışsın, unuttuğun bir kuralı hatırlamışsın ve şu an açıklamanın ya da insanlara anlatmanın gerçekten de doğru olmadığı bir girişimini saklamayı akıl etmişsin ;) daha fazlası zaten olayı konuşmana ve açık etmene sebep olabilir.
- peki iyi miyim ben?
- sen ne hissediyorsun?
- tam değil. ama güçlü bir "geri dönüş" hissi var içimde.
- zaman ;)

8 Kasım 2009 Pazar

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 35

- yine "kırıcı" bir dönemdeyiz sanırım...
- herşeye saldırmaya başladın, biraz sakinleşmen gerek!
- bunu ben de anlayabiliyorum, ama bunun benim için ne kadar zor olduğunu bilmiyormuş gibisin. çok heveslendiğim, 1.5 yıl aradan sonra gerçekten müthiş şekilde yükseldiğim bir aşk hikayesiniden daha yeni, mağlup olarak çıktım! canım yanıyor ve bu da beni saldırgan yapıyor ister istemez...
- biliyorsun, canının yanması bitene dek, sakin ve sağlıklı bir ruh haline kavuşana dek yeni bir ilişki ya da yakınlaşma sana daha çok zarar verir.
- çok güzel, o zaman keşke beni bu kadar hırçınlaştıracak sonuçlara giden şeyler yapmasaydın! bile bile yani...
- sonuna kadar gitmeyi sen istedin. "ne olacaksa olsun, ben yaşayarak görmek istiyorum" demedin mi?
- bundan ne kastettiğimi sen benden daha iyi biliyorsun! ben ilişkiden bahsettim. yani bir ilişki başlayacak ama sonuçta bu ilişki kötü bir şekilde bitip hüsran olacaksa dahi o ilişkiyi yaşamak istiyorum dedim. ne dediğimi ve ne zaman dediğimi gayet iyi hatırlıyorum ben!
- yine kızgın ve hırçınsın.
- hayata tutunmak için bir ev fikrinden, iyi bir işten ya da müzikten daha fazlasına ihtiyacım var. gerçekten doyurucu ve ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi istiyorum ben...
- bunun için erken değil mi?
- neden erken olsun ki? ha "bunun için erken" diyorsan, daha önümde zaman olduğunu garanti ediyorsun o zaman? henüz değil, daha sonra vereceğim diyorsun... demek ki daha sonrası var benim için. en azından şimdilik planın bu. tabi planların sabitse. bunu da bilmiyorum...
- acelen neden?
- çünkü duygusallığımı, romantik yönümü, tutkulu taraflarımı yaşayabileceğim bir ilişki istiyorum. fırlama piç yönümü sahnede yaşıyorum yeterince. hatta günlük hayatta da öyle... insanları güldüren, sürekli fırlamalıklar yapan serseri adamken eğleniyorum. böylece zekamı ve hazırcevaplığımı, enerjikliğimi ve neşeliliğimi yaşayabiliyorum. bir işe başladım, bu iş hayatıma yeni bir düzen getirdi. sabahları erken kalkıyorum, gün içinde planlı ve disiplinli bir şekilde çalışıyorum; kendimi çok daha sağlıklı hissettiğim gibi, "işe yarama" psikolojisi de bana iyi geliyor. evde boş boş oturmak yerine, yaratıcılığımı ve zekamı dökebileceğim birişle meşgul olmak iyi hissettiriyor. disiplinli, çalışkan, yaratıcı ve azimli taraflarımı bu iş sayesinde yaşamaya başladım. dahası bir ev almak niyetindeyim artık. 2010 yılı için hedefim kendime minicik de olsa bir ev alıp oraya yerleşmek ve artık "maddi zorunluluk" nedeniyle benimsemek zorunda kaldığım -ama asla onuruma yediremediğim- bu sığıntı yaşam biçimden kurtulmak! bu hedef işime daha sıkı sarılmamı, daha azimli çalışmamı sağlıyor. sıkılır gibi olduğumda, vazgeçecek gibi olduğumda anında ev almak istediğimi hatırlıyorum ve bu da beni yeniden ayağa kaldırıp devam etmemi sağlıyor...
- ve bunlar yeterli değil?
- hayır değil... zira gayet iyi bildiğin gibi aşırı derecede duygusal ve kırılgan bir insanım. duygusallığımı da yaşamaya ihtiyacım var. sıradan, rastgele ilişkileri sevmediğimi de biliyorsun. hoşlandığım biriyle değil, gerçekten aşık olduğum -ve bana aşık- biriyle bir sevgililik ilişkisi benim istediğim. işs gelip giderken onun için çalıştığımı hissedeceğim, gece yatağa yattığımda "tanrım benim bir sevgilim var" diyerek mutlulukla gülümseyeceğim, sabah kalkar kalkmaz gözümün önüne gelecek, tıpkı GB ile yaşadığım türden ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi. yaşım ilerliyor, yaşlanmakla ilgili bir sıkıntım yok, ama sanırım artık baba olma isteği artıyor bende. ve bunca ilişki ve aşk deneyiminden sonra sıradan ve ortalama bir ilişki ya da kadına burun kıvırmak kaçınılmaz. bu bir ukalalık değil, bunu sen de biliyorsun. artık bunun "başlangıç"ını yapmam gerek bence. hemen yarın baba olmak değil niyetim. ama kızımın annesiyle şimdi tanışsam, zaten evlenip baba olana kadar en az 2 yıl geçecek... e daha fazla geç kalmasam? hem bu hayal ve motivasyonla her şekilde daha başarılı ve mutlu bir insan olacağımı sanıyorum...
- ya sana çok özel bir şey hazırlıyorsam ve bunun için senin biraz zaman ihtiyacın varsa? mesela asla yanlış yapmaman gereken bir şey seni bekliyorsa ve şu an onu sana verirsem hata yapacağını görüyorsam?
- bunu söyleyeceğini biliyordum. tabi ki de bunu sadece sen bilebilirsin. benim senden istediğim bana herşeyi benim istediğim anda vermen değil. doğru zamanı sen biliyorsun ve kesinlikle sen tamam dediğinde ver. benim senden istediğim; insan olmamı ve kırılganlığımı gözönünde bulundurarak bu bekleyişleri ya da ertelemeleri benim için daha çekilir hale getirmen... sen herşeyi bildiğin için beklemen kolay. ama ben neyi beklediğimi, ya da beklediğimin gelip gelmeyeceğini bile bilmiyorum... beni anlıyor musun? çok zor benim için.
- bekleyeceksin. yapabileceğin başka bir şey olmadığına göre ;)
- işte bu tavır beni üzüyor. eğer ben üzüldüğümde sen de üzülüyorsan o zaman şu an nasıl bu kadar ketum olabiliyorsun?
- kedini çok seviyorsun değil mi?
- evet
- apartmana girdiği zaman onu azarlıyorsun, hatta bazen hafif hafif vuruyorsun bir daha girmesin diye...
- evet, çünkü apartmandaki komşular, kedimin paspaslarına işediğini söylüyor. eğer kedi apartmana girerse komşulardan biri kedime zarar verebilir.
- daha büyük bir zarar görmemesi için, örneğin herhangi bir komşunun şiddetine maruz kalmaması için sen ona hafif şiddet uygulayarak korkutuyorsun ve apartmana girmesini engelliyorsun. işte benim yaptığım da bu! seni hafif yollu hırpalamak zorundayım, sanma ki bu hoşuma gidiyor. şu an içindeki kırgınlığı ve hüznü görmek beni üzüyor, seni ben yarattım ve sendeki her sanıcıyı, her hüznü birebir hissediyorum. ama seni durdurmanın tek yolu bazen bu!
- az daha keşke diyecektin; tanrı keşke der mi?
- demez... ama nedense az daha diyecektim evet...
- yardımına ihtiyacım var. sana şu an çok ihtiyacım var. işte, müzikte, hayatta... planlarımı gerçekleştirmem için bana yardım et, ve şu sancıyı daha hızlı atlatmamı sağla. lütfen! hala anlamadığım, amacını hala çözemediğim bu insafsız ders bitsin artık :(((
- :(((

2 Kasım 2009 Pazartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 34

- ilginç!
- hoş ama...
- bu ikisinin doğru orantılı olduğunu hiç düşünmemiştim. hatta insanlar genelde ikisini zıtmış gibi algılarlar... yani "hiçkimse için değmez" sözü de bu noktadan hareket eder aslında. "sen ondan daha değerlisin, bu nedenle kendini üzme".
- ama şimdi farklı bakıyorsun, az önceki konuşmadan sonra...
- evet!
- nedir fark?
- daha önce, aşk acısının temel nedeninin "gurur kırılması" olduğunu görmüştüm. reddedilmek, terkedilmek... hepsi aynı temel sonuca varıyor: tercih edilmiyor olmak! kısacası bir şekilde yetersiz bulunmak, layık görülmemek, vs vs. bu nedenle reddedildiğimizde ya da terkedildiğimizde canımız yanıyor: çünkü biri bize "sen yetersizsin" ya da "artık bana yetmiyorsun" demiş oluyor, daha doğrusu egomuz bunu bu şekilde algılıyor!
- ve?
- kendimize olan güvenimizi bir anda yitiriyoruz. bizi sürekli güçlü, canlı, sağlıklı, işe yarar ve üstün durumda görmeye odaklı egomuzun istediğinin tam zıttı yönde bir sinyal geliyor dışarıdan. aslında gelen sinyal bu değil, gelen sinyal sadece "artık o kişiyle alışverişimizin bittiği ve o kişinin artık hayatımızda kalmasına gerek kalmadığı". gelgelelim, herşeyi kontrol altında tutmaya çalışan ve ancak bu şekilde kendini güvende hisseden benliğimiz; dışarıdan gelen, yani kontrolü dışında gelişen bu durum karşısında panikliyor. sağlıklı düşünme yetimizi yitirip endişeye kapılıyoruz, sanki reddeden ya da terkeden kişiyle birlikte sahip olduğumuz herşey gidiyormuş gibi. zira, o ana dek kontrolümüzde "görünen" ve belli bir dengede duran herşey bir anda bu denge durumundan çıkıyor. ve bu dengesizlik de, her an "devrilme" riskini getiriyor. buna bir de egomuzun yarattığı panik eklenince yıkılıyoruz!
- iyi gidiyorsun!
- sonuçta biz, hayatımızı ve çevremizi kontrol edebildiğimiz (daha doğrusu bunu sandığımız) ölçüde kendini mutlu ve güçlü hisseden varlıklarız. herhangi bir şey kontrolümüzden çıktığı anda güçsüz ve zayıf hissetmeye başlıyoruz.
- peki az önce vardığın doğru orantı?
- "üzüldüğüne değmez, sen çok değerlisin!". çok komik... aslında durum bunun tam tersi. zaten ben çok değerli olduğum için daha çok üzülüyorum! zira kendime biçtiğim değer yüksek olduğu için acı artıyor. kendimi basit, değersiz ve sıradan görsem; derim ki "evet reddedildim/terkedildim. zira zaten ben buna layık bi insanım, istenmemem çok normal". bunu kabullenen bir insana, tercih edilmemek çok da koymaz. ama ben kendimi o kadar değerli buluyorum ki, bu kadar değerli ve özel birşeyin hakettiğine inandığım karşılığı bulamaması üzüyor.
- daha net anlat bence... sen de daha iyi anla!
- güçsüz bir otomobil bir yarışı kaybettiğinde "yazık" deriz, ama kimse zaten daha fazlasını beklemiyordur, beklenen bir sonuçtur. ama eğer çok güçlü ve iyi bir otomobil kaybederse yarışı, çok daha büyük bir şok olur, kimse onun kaybettiğine inanmak istemez! çünkü o aslında kazanabilecek kapasitededir. en azından sürücüsünün gözünde. ben de kendi gözümde güçlü ve çok üstün özelliklere sahip bir otomobilim. bu nedenle kaybetmek bana çok koyuyor.
- işte bu!
- "çok değerlisin, kendini üzdüğüne değmez!" yanlış! tam tersine; çok değerlisin ve bu nedenle üzülmen çok normal...
- en önemli noktayı unutmayalım...
- evet. bu bir tercih ya da haketme durumu değil! şu an kayıp gibi görünen birşey, başka bir kazancın anahtarı ya da daha büyük bir kaybın engeli olabilir. ama sen de birşeyi unutma!
- nedir?
- ben insanım! üzülmek ve egomun kırılmasına tepki vermek doğamda var! sahneye çıkarken, espri yapıp insanları güldürürken, zekâmı ya da yeteneğimi ortaya döküp ilgi çekerken egomu sonuna kadar kullanıyorum. egomun yüksekliği bana sahnede başarı ve toplum içinde kabullenilme ve sevilme gibi şeyler katıyor. eh, bu getirdiklerine karşılık bir takım bedeller ödemem de gerekiyor değil mi? iyi yönde ego evet, kötü yönde ego hayır? ya da egomun getirdiği olumlu şeyler gelsin, ama bunlar için bedel ödemeyim ya da olumsuz yönlerini ben yaşamayım? asla! yüksek egonun bedeli sancıları da fazla hissetmekse buna katlanacağım!
- bu dersin sonuna geldik!
- yine de yöntemlerini hala sorguladığımı biliyorsun...
- zekânı sana biraz da bu yüzden verdim ;)
- bu cevap sana kırgınlığımı gidermiyor...
- zaman...
- peki...

30 Ekim 2009 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 33

- yüzleşme gayet iyiydi!
- evet, tam da tahmin ettiğim gibi, sanki bir geceönceki konuşmalar hiç yapılmamış gibi... herşey kaldığı yerden aynı sıcaklık ve samimiyetle devam.
- o halde neden iyi değilsin?
- çünkü hala bütün deliller senin aleyhinde! olan biten herşey, bana yaptığın bir "şaka" gibi!
- henüz anlayamadığın için böyle sanıyorsun. biraz da canının acısından kaynaklanan bir öfken var...
- bana diyorsun ki; "al sana tam da istediğin gibi bir kadın, senin kalemin, ince uzun, çok güzel değil ama detaylara indiğinde inanılmaz zarif ve etkileyici, akıllı, güçlü, samimi, doğal, kısacası tam senlik hatun!". sonra ekliyorsun; "al sana ortam. herşeyi öyle bir ayarladım ki, bu kadınla 1 hafta boyunca defalarca kez görüşeceksin, hem de her seferinde saatlerce, üstelik yalnız kalacaksın onunla, ona kendini anlatmanı, seni tanımasını ve yakınlaşmanızı kimse bölmeyecek, kimse yüzünden uzakta kalmak ya da sınırlı davranmak zorunda olmayacaksın!". çok güzel, ben de aynen dediğin gibi yapıp saatlerimi bunu kadının yanında, kendimi ifade ederek geçiriyorum, üstelik onunla zaman geçirmekten de büyük keyif alıyorum. herşey mükemmel giderken, bu kadının geliş amacının sevgilim olmak olmadığını öğreniyorum :S neden yaptın bunu? bu sorunun cevabını bulana kadar iyi olmayacağım! kırgınım sana... al sana şahane kadın, al sana şahane tanışme ve kaynaşma ortamı, ben herşeyi hallettim, ikiniz yalnızsınız ve bu kadın tam senlik dedikten sonra, hatunun burnunun dibine kadar giriyorum ve o ana kadar ses etmeyen sen, aniden "bu senin hatunun değil!" diyerek suratıma tokadı basıyorsun!!! ve bir de soruyor musun bana "neden iyi değilsin?" diye...

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 32

- "deneyim" ve "hafıza" denen şeyin ne olduğunu perçinledi bu son deneyim. ama asıl amacının bu olduğunu hiç sanmıyorum...
- seni dinliyorum.
- asıl ben seni dinliyorum. başla konuşmaya, ya da bana anlattırmaya... S'yi görmemem mümkündü aslında, bu hatunla aylar evvel tanışma şansım varmış, gelmiş görmüş ben, izlemiş, ama ben onu farketmemiştim bile, demek ki istediğin zaman görmemi engelleyebiliyorsun, demek ki farkındalığımı değiştirmek mümkün. peki aylar önce gözümden kaçırdığın bu kadını neden şimdi, üstelik bu kadar planlı programlı bir dizi animasyonla hayatıma soktun? ne öğrendim ben bu deneyimden? yani öyle bir zamanlama denk geldi ki, herşey mükkemmeldi: kendimi ona ifade edip, beni sahnede görmediği yönlerimle de tanımasını sağlayacak kadar uzun ve dingin bir zaman dilimi yarattın, bana bunun için uygun ortamı hazırladın, kısacası ana olay ve çevresinde gelişip de bu ana olayı etkileyebilecek herşey aynı doğrultuda dizilmişti: hepsi, benim S ile yalnız kalabilmem, ona çok farklı ortamlarda kendimi gösterebilmem, bu arada da onunla iyice yakınlaşmam için müthiş bir nce hesapla dizilmişti. ben de bunu iyi değerlendirdim ve ona yaklaştım, fırsatımı sonuna kadar kullanıp ona sahnedeki deli dolu gökçer'in dışında kalan; duygusal, romantik, içli, hassas, ince düşünceli, nazik ve verici adamı gösterdim. ve bunu gördüğünü de gördüm! buraya kadar bir sorun yok... evet, bunu senden ben istedim. bana ilk başta "ben sevgili istemiyorum..." demesinden sonra, ben demiştim sana "bırak olaylar aksın, olmayacaksa da bunu kendim yaşayıp görmek istiyorum" diye. ve olaylar aktı, yaşayıp gördüm. bu tamam. ama, daha temeldeki gerekçe neydi? aylarca farketmediğim, tesadüfi bir şekilde yeniden ilişki kurduğum bu kadınla bu kadar yakınlaşmamı neden istedin, dahası "e yok artık, bu kadarı da tesadüf olamaz" dedirtecek kadar ince olayları neden bir araya getirdin? neden bu kadar açtın kapıları ardına kadar? uzanıp alacak kadar yaklaşayım, tesadüflerin mükemmelliğine bakarak bunun planlı bir şey olduğundan emin olayım, sonra da hiç bir şey elde edemeden eve döneyim diye mi? ne gerek vardı ki?
- böyle görünüyor değil mi?
- böyle değil mi zaten? yani ne öğrendim ben bu deneyimden? şu son 3 haftayı yaşamasaydım, S hiç olmasaydı ne eksik kalacaktı? iş ilişkisi mi? bunu zaten başka yollardan da kurmak mümkündü. bu kadar animasyona, dahası beni bu kadar "aşık" hallerine sokmana lüzum yoktu!
- kırgınsın... ama yine de sakin görüyorum seni.
- evet sakinim, çünkü 5. sohbetimizde öğrendiklerimden sonra artık olaylara farklı bakıyorum. bu bir. ikincisi; zaten yaptığım hiç bir şeyi bana vaadedilen, garanti edilen şeyler için yapmadım. her şey gibi bu da bir denemeydi ve ben bu kumarı kendim oynamak istedim. şimdi senden cevap istiyorum. ama bu kez açık ve net bir cevap: neden?
- ...
- sen bu cevabı verene kadar benim için ilişkimiz askıda kalacak sanırım! zira yok bunun cevabı bende! sen de söylemiyorsun...
- düşün!
- düşünüyorum zaten. bulsam sana sormam. ya da şu konuşmada, şu ana dek çoktan bulmuş olmam gerekirdi cevabı, ama hala hiç bir şey yok!
- ...
- senden bir tek şey istiyorum, bundan sonrası için: evet bu kez canım az yandı, hazırlıklıydım, şuydu buydu... yine de acıyor. senin bilmediğin şey bu! acı hissi. çünkü senin canın asla yanmaz, asla kötü hissetmezsin sen! diyeceksin ki "seni ben yarattım, bende olmayan birşey sende de olamaz". doktor, basurun nasıl bir şey olduğunu ve nasıl bir sıkıntı vereceğini tıbben bilir, bunun için tedaviyi de bilir, hastayı nasıl rahatlatacağını da. ama sonuçta kıçı acıyan "hasta"dır, doktor değil!
- yani?
- bundan sonra bana karşı daha hassas ve az zorlayıcı olmanı istiyorum, en azından bu aşk meşk konularında. bu konudaki hassasiyetimi ve coşkumu biliyorsun. bundan sonra S ile yaşadığım tarzda bir şey yaşayacaksam, bunu engelle! onu farketmememi sağlamak senin için çok kolay. bunu aylarca yaptın bu kadın için, yapmaya devam et madem, sonuçta hiç bir şey olmadı, hiç bir şey değişmedi ve ben hiç bir kazanım elde edemeden eve döndüm. sadece aşk anlamında değil, bir şey de öğrenmedim ki bu işten. al işte, ne oldu, ne değişti diyorum, sende bile cevabı yok bunun! bende nasıl olsun? böyle sonuçlanacak şeyler için beni heyecanlandırma, boş yere enerjimi yükseltip beni hayal kırıklığına uğratma lütfen... baktın ben yanlış yola sapacağım, baktın sonuç yine böyle olacak, kör et beni, hissizleştir, ya da bu kadar iyi planlanmış tesadüflerle hızlı ve coşkulu bir gelişime izin verip sonradan beni duvara toslatma! ne yapıyorsan yap ama bir şey yap! lütfen...
unutma; SEN DOKTORSUN, HASTA OLAN BENİM!

11 Eylül 2009 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 31

- bu kadar iyi tasarlanmış dersler gerçekten yorucu. ama sonrasında hissettiğim şey de o kadar farklı tabi.
- kuralı biliyorsun, ne kadar emek harcar, ne kadar bedelödersen, alacakların da o kadar büyük olur.
- farkındayım. durulmak, sakinleşmek ve söyleneni anlamakla ilgili önemli bir ders oldu bu!
- ne öğrendin peki?
- hassasiyet ve beklenti (olumlu ya da olumsuz beklenti), ışığı kırıyor ve ben gerçekleri olmadıkları şekilde görmeye başlıyorum. onun yazdıklarını okurken, bir an için orda bana verilmiş bir cevap okudum. ve bu cevap aslında üzücü olsa da beklediğim cevaptı. ama bir saniye sonra yukarıda başka birinin yazdıklarını da okumayı akıl ettim şükür ki! ve onu okuduğum zaman, bana verildiğini sandığım cevabın aslında benimle ilgisi olmadığını anladım.
- başka?
- nasıl ki bazen cevaplar hiç ummadığımız yerlerde, hiç ummadığımız şekillerde karşımıza çıkıyorsa, bazen de çok net birer cevap olarak gördüklerimiz, aslında kendimize oynadığımız bir oyun olabiliyor.
- ya o yazıyı görmeseydin? yani üstteki yazıyı, ve o cevabın sana verildiğini sansaydın hala?
- yine de çok birşey kaybetmezdim. zira... bilmiyorum. sanırım kafam biraz dağınık. tuhaf bir psikolojiye soktu beni bu kadın! hala da emin değilim olan bitenden.
- ne yapman gerektiğini anladın ama değil mi?
- sükunet. dinlemek. kendi önyargılarımdan, komplekslerimden kurtulmak en önce. zira, herhangi bir konuda eksik ya da yanlışsam bile, bunu ben biliyorum. sahnede dediğimiz gibi, "hata yaptıysan yaptın, söylemeye devam et! sen çaktırmazsan seyirci bilmez hata yapıtğını"... az önce kendime nasıl bir korku duvarı yarattığımı gördüm inanılmaz bir şekilde. ve bu duvarın arkasında başbaşa kaldığım korkular ve önyargılar o kadar kırmış ki ışığı, hiç olmayan şeyler görmüşüm, olanları da hiç görememişim. gerçi şu da var; yazdıkları da çok net ve kesin şeyler değil. yani sağlıklı bir düşünüşle bile her iki yöne de çekmek mümkün. bu yüzden, beklemem gerek biraz daha. küçük adımlar atıyorum. kendimi hafif hafif riske ederek, olan biteni görmek için biraz yaklaşarak... bilmiyorum. beklemede kalmalıyım sanırım. netleşene kadar. bu arada yavaş yavaş da şu kendi duvarımdan kurtulmam gerek. kendime jarşı olan ikiyüzlülüğüm yenmenin yolu da bu!
- başla bakalım...
- bu konuşma daha öncekilerden farklı oldu. bu sefer, daha önceki konuşmalarda hissettiğim samimiyeti, sevgiyi ve yakınlığı hissettmedim. neden?
- düşün ve bul.
- bulamayacağım şu anda.
- bulman gerektiğinde bulursun o zaman ;)

21 Temmuz 2009 Salı

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 30

- selçuk'la konuşana kadar, bu meselenin gerçekten nihai bir çözüme ulaştığını, daha doğrusu, en azından benim tarafımda kesin ve sağlam gerekçelere dayalı bir kararın var olduğunu düşünüyordum.
- peki şimdi?
- her zaman söylediğim bir şey var; bilirsin, "en kötü karar bile, kararsızlıktan iyidir". bunun ışığında, karşı tarafın isteğinin ya da niyetinin ne olduğunu anlayamadığım bir duruma düştüğümde, yani karşımdaki insanı herhangi bir yönde "kararlı" göremediğimde, ikimiz adına ben karar veririm. bu karar da, genelde o insanı hayatımdan uzaklaştırmak yönünde olur. zira, kararsız insanlar canımı epeyce yaktılar. deneyimlerim, bana, kararsız insanlardan uzak durmayı öğretti. istisnai durumlar elbette ki var...
- peki ne değişti selçuk'la konuşunca? kararsız olduğunu düşündüğün için hayatından uzaklaştırdığın bir insan sözkonusu. şimdi neden kendi prensibinden şüphe ediyorsun?
- tam olarak bilmiyorum. belki de, bir başka prensibi uygulamayı atladığımı yeni farkettiğim için!
- nedir o?
- karşındakinin tavrından ya da sinyallerden anlayamıyorsan, ve başka çaren kalmadıysa açıkça sor ve öğren! çünkü, eğer ne yapacağını bilmiyorsan, 1. prensip gereği zaten uzaklaşacaksın nasılolsa. bu durumda da, zaten gözden çıkarmışsın, kaybetmeyi göze almışsın demektir. e madem kaybetmeyi göze aldın, o halde son kozunu dürüstlükten yana oyna ve gidip açıkça onu anlayamadığını söyle. ve niyetini, ya da tavrının kesin ve net anlamını sor!
- bunu yapmadın değil mi?
- hayır... neden bilmiyorum. biraz da öfke yüzünden sanırım. insanların boğazına çökmek bana göre değil. benim olmasını istediğim şeyi almak için elbette uğraşırım, emek harcarım, savaşırım hatta. ama almak istediğim şeyin de benim olmak istediğini görmem lazım. yanlış mı bu? yani sırf ben istiyorum diye, beni isteyip istemediğine bakmaksızın, üzerine mi çullanmalıydım?
- tabi ki hayır. kafan da bu noktada karıştı zaten.
- evet! emin olamadım. bazı tepkileri ve cevapları kesinlikle durumdan çok memnun, hatta fazlaca etkilenmiş olduğunu gösteriyordu. ama aynı anda genel tavrı hep mesafeli ve engelleyiciydi. konuşmalarında, verdiği cevaplarda ilgimden, varlığımdan, ona yönelen isteğimden fazlasıyla memnun görünüyordu. ama bunu bir adım ileri taşımak için hiçbir istek ya da niyet göremedim.
- o zaman da, sadece ilgini istediğini, aslında seninle olmaya hiç niyeti olmadığı halde, ona gösterdiğin ilgiden memnun olduğu için seni "kuyruğunda" tutmaya çalıştığını düşündün.
- bu konuda epey deneyimliyim malesef. ve ister istemez, bütün iyi niyetli düşünme çabalarıma rağmen, ben de insanım ve bir noktadan sonra deneyimler ve korkular insanı belli bir sonuca götürüyor...
- kızdın ona! sana bunu yaptığı için...
- bana gerçekten bunu yapıp yapmadığını bilmeyi o kadar isterdim ki! kalbim bunu yapmamış olmasını, cümle bazında sıcak ve memnun, ama genel anlamda soğuk ve mesafeli olan tavrının ardında gerçekten bütün kırgınlığımı giderecek bir sebebin varolmasını istiyor. zaten bir sorun da bu! acaba kalbim öyle istiyor diye, onu çok istediğim için, aslında son derece tarafsız ya da umursamaz bazı davranışları, ya da onun kendi alışkanlıkları içinde gayet "sıradan" hareketlerini özel işaretler olarak algılamış olabilir miyim? malum, insan bu durumlarda kendine yontma eğilimindedir hep...
- bu yüzden onu tekrar görüp bütün soruların cevaplarını yüzyüze almak istiyorsun. aslında bu bir tek sorunun cevabı, diğer bütün soruları da yok edecek.
- evet... bu cevap ne olursa olsun, artık bu konuda kafamda hiçbir soru işareti kalmayacak... tıpkı doğal cüceloğlu'nun kitabında dediği gibi: bu işim muhasebesini bitirip dosyayı kapatabileceğim! tabi eğer cevap korktuğum yöndeyse...
- doğru bir zaman mı?
- bana öyle geliyor...
- ?
- kalbime öyle doğuyor. dün gece selçuk'la yaptığım konuşmanın alakasız bir şakadan başlayıp bu noktaya gelmesi, son günlerde onu sıklıkla hatırlamam... bir yükselme ve geri hatırlama, tekrar enerji dolma durumu söz konusu. ve bu kez, hangi yönde olursa olsun, net ve doğru cevaplarla alınmış kesin bir karar istiyorum...
- başla o zaman.

4 Temmuz 2009 Cumartesi

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 29

- şu an, yapamadığım için mahcubum. uğraşmadığım için değil...
- bu yüzden hissettiğin eksiklik ve beceriksizlik duygusu daha az.
- aslında tersinin olması gerekmez mi?
- neden?
- deneyip becerememek daha kötü değil mi? bir tanesinde diyorsun ki "bilmiyorum denemedim, denesem belki becerirdim", diğerinde ise deneyip başarısız olmuyorsun, yani açık ve net olarak o konuda beceriksizliğinle yüzleşmek durumundasın!
- peki bugün maili attığında, elinden geleni yapmış olarak işi tamamlayıp evden çıktığında ne hissettin?
- en azından elimden geleni yaptığımı, bu anlamda görevimi tamamladığımı. daha iyisi tabi ki yapılabilir. ama benim, bu şartlarda altında yapabileceğim bu kadardı...
- yani vicdanın rahat?
- kesinlikle...
- peki, şimdi salı gününe geri dön! oyunculuk seçmeleri için gittiğin çekime...
- evet.
- ilk çekim tamamlanıp dışarı çıktın ve yürümeye başladın. ne hissettin?
- iyi değildi. kötü bir çekim oldu, hiç bir varlık gösteremedim. yapabileceklerimle o an sergilediğim performans arasında dağlar kadar fark vardı!
- nerden biliyorsun?
- çünkü daha evvel benzeri şartlarda çok çok daha iyisini yapmıştım. üstelik oraya çok saygı duyduğum biri tarafından gönderilmiştim, dahası beni gönderen kişi bu konuda bana güvendiği gibi, karşı tarafa da benim hakkımda olumlu şeyler söylemişti. yani bir anlamda, beni o seçmelere gönderen insana karşı da bir sorumluluğum vardı.
- neydi bu sorumluluk?
- "bize göndere göndere bunu mu gönderdin?" lafını işitip işitmemesi benim elimdeydi, ve ben onun bunu işitmesini istemem.
- sonra ne oldu?
- yolda yürürken, içim içim yemeye başladı. çünkü, deneme çekimi ile ilgili heyecanım geçip adrenalin azaldıkça, değerlendirmeye başladım. aslında neler yapabileceğimi, o rolde olması gerekenleri farketmeye başladım. o andan itibaren zaten büsbütün kötü hissetmeye başladım kendimi... çünkü yapılabilecek çok şey vardı, bir iki küçük süsleme ve etkili olabilecek bir iki püf noktasıyla çok daha başarılı bir iş çıkarabileceğimi görmeye başladım.
- sonra?
- ne olduğunu sen de biliyorsun!
- senin tekrar düşünmeni istiyorum. bana anlattığın herşeyi yeniden düşünüyorsun ister istemez...
- pekala... sonra oynadığım rolün replikleri dönmeye başladı. yolda kendi kendime oynamaya başladım yürürken. derken "artık çok geç" duygusu geldi, o rolü daha fazla kafamda döndürmemin manası olmadığını hissettim. bir an evvel unutmalı ve hayatıma devam etmeliydim.
- sonra?
- ama bir iki dakika sonra kendimi yine aynı sahneyi oynarken buldum! elimde olmadan sürekli aynı şey geliyordu aklıma... derken başarılı bulduğum trakyalı taklitleri dönmeye başladı kafamda. bir süre sonra yine susturdum beynimi...
- neden?
- çünkü çekim yapılmıştı, şansımı kullanmıştım. üstelik çok da kötü kullanmıştım o şansı. ve replikleri, rolü hatırladıkça, şansımı berbat ettiğim duygusu ve fikrini tekrar tekrar hatırlıyordum. ve bu duygu çok yıpratıcı birşey...
- devam et
- derken ne oldu bilmiyorum. replikleri unutup, o sahnede kendim gibi konuşmaya başladım. kendimi trakyalı hissederek, trakyalı olduğuma inanarak. çocukluğumdan beri birini taklit edeceğim zaman başvurduğum yöntem aynıdır: onun yüzünü ve bedenini kendi yümüzde ve bedenimde hissetmek! o anda hemen taklit ettiğim kişi ya da nesne olduğumu hissederim ve bu da taklit etmemi sağlar.
- ve trakyalı gökçer olarak rolünü oynamaya başladın.
- evet... ama aynı anda bir başka düşünce daha dolanmaya başladı. geri dönüp daha iyisini yapmak. madem bir şansım var, o şansı daha iyi değerlendirmek. ilk denemedeki hatalarımı görüp ne yapmam gerektiğini anlamıştım ve yapmam gereken, bu yeni bilgilerin ışığında yeni bir deneme yapmaktı! ama hele emin değildim.
- ne zaman emin oldun?
- bir noktada, oynadığım trakyalı gökçer rolü üzerime o kadar oturdu ki, kaç kez oynarsam oynayım, aynı sözleri aynı mimiklerle söylemeye başladım. işte o zaman "oturduğunu" hissettim. bunu hissettiğim anda da, 180 derecelik bir dönüşle, 2. şansıma gittim.
- ve?
- şaşırdılar. girip "daha iyisini yapabilirim, tekrar denemek istiyorum" dedim. aslında işin içinde bir şey dahavar. bir piskoloji daha...
- nedir o?
- kendi yaptığım şeyi beğenmemek! ilk yaptığımın kötü olduğunu kabullenmek zaten yeterince sıkıcı bir duyguyken, geri dönüp "daha iyisini yapabilirim" demekle, o insanlara da "ben kötü oynadım, yaptığım şey berbattı"yı itiraf etmiş olmak! bu tuhaf bir şey. insanın birşeyleri iyi yapamadığını kabul etmesi zordur biliyorsun!..
- evet! ve sen sadece kendine değil, çekimi yapan diğer insanlara da "ben demin kötü bir performans sergiledim" demiş oldun, geri dönmekle!
- evet. ama şansımı tekrar ve çok daha iyi şartlarda deneyecek olmak çok motive etti beni.
- peki devam et...
- gittim ve tekrar oynadım. ha şu var, belki de ikinci gittiğimdeki performansım daha kötüydü, belki de "ee bunun için mi dönmüş bu adam" dediler, bilmiyorum. hatta belki de performansım çok iyi olsa bile, bambaşka bir sebepten, örneğin onlar sarışın bir erkek oyuncu aradıkları için elenebilirim. ama neticede önemli olan şuydu: kendi hatamı gördüm, eksiğimle yüzleştim, oraya gidip hem kendime hem de o insanlara kötü yaptığımı itiraf ettim, daha iyisini yapmak adına çaba harcadım ve gidip elimden gelenin en iyisini yaptım! "ne yapalım olmadı" deyip pes etmedim, daha iyisini yapabilmek için uğraşmaya devam ettim.
- ve bu yüzden oradan çıktığında inanılmaz coşkulu ve mutluydun!
- kesinlikle. ilk çıkışımdaki ruh halimi biliyorsun. yıkıktım, kötü hissediyordum, beceriksiz ve eksiktim.
- pekala, şimdi düşün. ilk seferindeki performansın yüzünden elenseydin bu senin beceriksizliğin olacaktı değil mi? çünkü sana sunulan fırsatı iyi değerlendirememiş olacaktın...
- evet.
- peki şimdi daha iyi bir performans sergilediğin halde seçilemezsen? yine becerememiş olmayacak mısın?
- ikisi farklı!
- fark ne?
- ilkinde, şansımı iyi değerlendirememiş olacaktım. yani buradaki beceriksizlik, işin kendisiyle değil, fırsatın kullanılmasıyla ilgili olacaktı. ikincisinde ise ben şansımı değerlendirme konusunda beceriksizlik yapmadım. üzerime düşeni, elimden geleni yaptım! eğer elenirsem, bu; o işle ilgili olarak aranan kişi olmadığım anlamına gelecek. benim beceriksiz olduğum anlamına değil!
- harikasın!
- işte bu nedenle, dün gece ve bu sabah yaptığım çizimlerden çok memnun olmasam da, sabahın körüne kadar uğraşmış olmak ve emek harcamış olmak kendimi iyi hissettiriyor. sunulan bir fırsatı tepmek ya da şansını kötü kullanmakla, o şansı değerlendirip başarısız olmak farklı şeyler. birincisinde bir şeyöğrenemezsin, bir alışverişin olmaz, ikincisinde başarısız dahi olsan, öğrendiklerin vardır, bir yerlere değecek bir taş atmışsındır...
- işte bu yüzden vazgeçmemen gerekiyor ;) belki de başarmak değil, sadece öğrenmek için yaşıyorsundur... olamaz mı?
- bunu asla söylemeyceksin değil mi?
- bunu bilmek seni mutlu etmezdi...
- biliyorum... ve seni seviyorum :)

24 Haziran 2009 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 28

- aslında yazılacak çok şey var. seninle konuşmak istediğim, daha doğrusu seninle konuşup da bir türlü buraya aktaramadığım. zira, bir konudan bahsederken, illa ki başka bir konuya da girmek gerekiyor, onu anlatırken diğeri, diğerini anlatırken bir diğeri derken, iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor. sanırım ben de biraz üşeniyorum bütün bu mevzuları derleyip toparlamaya :(
- farkında olduğun gibi, aslında hayatının bir yerindeki birşey, bambaşka bir yerindeki başka birşeyle birebir ilişkide. bu nedenle, hangi konuya girersen gir, başka konulardan da konuşmak zorunda kalıyorsun...
- bu üşengeçlik mi? yani, bütün bunları toparlayıp yazma konusundaki isteksizliğim?
- anlatmak istediklerini gerçekten tam ve doğru şekilde anlatabileceğine dair endişelerin biraz da, alıkoyan seni. yoksa, bir ucundan başlasan, önünde sonunda bitirirsin, ki zaten kimse senden bitirmeni de beklemiyor...
- peki ne yapmam gerek?
- her zaman yaptığını. doğru zaman ve yer geldiğinde önüne geçilmez bir istek ve şevkle başlayacaksın zaten yazıp çizmeye.
- bu kadar mı?
- bugünlük bu kadar :)

12 Haziran 2009 Cuma

bahar temizliği (?)

4'e ayırdım...

herkesi kendim kadar samimi kabul ederek.

ilk gurup: kalmasını istediklerim ve kalmak isteyeceklerini düşündüklerim...

2. gurup: kalmasını istediğim ama kalmak istediklerinden emin olmadıklarım, ki seçimi onlara bıraktım...

3. gurup: kalmasını istediğimden emin olamadıklarım... zira, ben arayıp sormasam sesleri çıkmaz bunların. şimdi yokum bi süre, bakalım farkına varacaklar mı! eğer farketmiyorlarsa, hayatlarında olmam ya da olmamam bişeyi etkilemiyor, bi değişiklik yaratmıyor demektir. bu durumda kalmamın bi manası yok! ayrıca ben de insanım, ilgi göstermeyi seviyorum ama benim de ilgiye ihtiyacım var... yani sırf ben sorunca mı konuşuyorsun yoksa sen de benimle gerçekten ilgileniyor musun, umurunda mıyım? bunu öğrenmem gerek!

ve son gurup: kesinlikle istemediklerim! vazgeçtiklerim, yanıldığımı anladıklarım, değiştirmeye çalışmayıp oldukları gibi bıraktığım ama mevcut hallerini de beğenmediğim için sessizce çekildiklerim...

bi de ben varım tabi ki. herşeyi doğru yaptığım iddiasında değilim! asla da olmadım. zaten kimseye de bişey demiyorum. belki onlar doğrudur ben hata yapıyorumdur. kim biliyor ki hangisinin en doğrusu olduğunu? ben bilmiyorum. bu nedenle eleştirmiyorum, değiştirmeye çalışmıyorum, yargılamıyorum. sadece davranışları ve varoluşlarıyla beni huzursuz eden, dengemi bozan, aklımda soru işareti oluşturan, samimiyetinden şüphe duyduklarım var, onlardan uzaklaşıyorum. hepsi bu. sana iyisin ya da kötüsün diyemem, ben seni yargılayacak merci değilim, öyle bi adam da değilim. ama "seni beğenmedim" deme hakkında sahibim, senin de beni beğenmeme hakkına sahip olduğun gibi. beğenmediğimde de çekip gidiyorum, şu an yaptığım da bu...

belki sen öyle yapmadın, belki öyle demedin de ben o an öyle algıladım, belki niyetin başkaydı, belki şöyleydi belki böyleydi... ama ben tereddüte düştüm bi kez, samimiyetine inancımı yitirdim, bu ister senin davranışın olsun ister benim yorumum, ben artık sana inanamıyorum, samimiyetinden şüpheliyim, aklımda soru işaretleriyle yanyana duruyosun, dahası dengem ciddi anlamda bozuluyor. reddedilmek? :) kısa tarihim reddediliş ve bitişlerle dolu, samimiyetinden şüphe duymadıklarımla, dürüstlüğüne inandıklarımla hiç sorun yaşamazken, seninle sorun yaşıyorsam, biraz da sen bak aynaya! demiyorum ki tek kusur sende. ama ben de tek başıma günah keçisi olamıycam üzgünüm. frekanslar tutmadı, şu oldu bu oldu neyse ne! sonuç şu: ben senden gidiyorum. çünkü senin bana hiç gelmediğini hissettim şimdi... yalan söylediğini hissettim, senin hakkında şu ya da bu konuda ilk defa "acaba?" dedim. bunu dedim ya, artık dikiş tutmaz seninle sohbetim... kusura bakma. ben saygılı ve mağrur tavrımla çekiliyorum, arkandan konuşmadan, sana kötü bişey söylemeden, seni yargılayıp eleştirmeden. sen de aynı saygı ve mağrurlukla ayrıl burdan, seni beğenmedim, hatıranı beğeneyim en azından...

hoşçakal liste eskisi...

31 Mart 2009 Salı

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 27

- bitmiş hissediyorum!
- farkındayım
- olman gerek! depresyona girdim sanırım...
- konuş hadi
- konuşmaya değil, artık bişeylerin değişmesine ihtiyacım var. yıllardır yanlış yaptıklarım var kabul ediyorum, aynı hatayı defalarca kez tekrarlıyorum belki evet. ama bu kadar mı haketmiyorum birşeyleri? bu gece sahnede izlediğim insanların hepsi, herşeyi hep doğru yapan insanlar mıydı yani? kırgınım, bütün ümitlerim kırıldı! seninle konuşmaya başladığımızdan beridir, kendimi hiç kötü hissetmemiştim, işlerin ters gittiği zamanlarda bile çok fazla çökmüş hissetmiyordum kendimi. zira hedefe doğru gittiğimi ve yaşadığım herşeyin, hedefe giden yolun parçası olduğunu düşünüyordum, buna gerçekten inanıyordum!
- ama?
- ama bu gece... hedeflediklerimden hala milyarlarca km uzakta olduğumu gördüm :( henüz hiç bir şey elde edemediğimi... sen tanrısın, bunu asla anlayamazsın! çünkü senin için istediklerinle gerçek arasındaki mesafe, olmasını istemen kadar!!! bu gece o sahnede olmak için, o işi yapabilmek için ömrünün kalanından, tümünden vazgeçerdim... ama sen bunu asla anlayamazsın tanrı!
- anlarım. sana o hisleri ben verdim...
- hisleri vermekle, onları yaşamak farklı şeyler! dünyayı da sen yarattın ama burada yaşamanın nasıl birşey olduğu hakkında bir fikrin olduğunu sanmıyorum!
- çok öfkelisin bana...
- evet çünkü artık klasik şeyler duymak istemiyorum! hatalarımı görmem için her seferinde farklı yöntemlerle bana ders vermek yerine, neden "gör" demiyorsun ve ben göremiyorum o hataları? hoşuna mı gidiyor şu anki öfkem? kırgınlığım? yılgınlığım? yeteneklerimi kullanamadıkça kendimi iyice batağa saplanmış hissetmem, kendimi beceriksiz ve zavallı hissetmem, şu an varolan "geç kalmışlık" duygusu, ve bütün bunların bende yarattığı şu gerginliği ve mutsuzluğu görmek hoşuna mı gidiyor? söylesene...
- hayır
- hayır? peki neden izin veriyorsun buna? seninle bütün konuşmalarımızda, bana söyleyeceğin şeyler olurdu, her konuşmadan ders çıkarırdım, ilgili ilgisiz bir yığın konuda! ve uzun süredir şu anki kadar mutsuz olmamıştım :( hayatımda en çok istediğim şeyi, parçası olmaya bu kadar yakın hissettiğim şeyi neden bir adım ötemde ama tutamayacağım kadar hızlı varediyorsun? inandığım, güvendiğim ve teslim olduğum tanrı bu kadar merhametsiz mi? inanamıyorum yaa :(
- ...
- hiç bir şey söylemeni istemiyorum. zaten söyleyecek birşeyin de yok bu gece! sadece susuyorsun... uzun süredir bittiğimi hissetmemiştim, tükenmişlik, kaybetmişlik, geç kalmışlık duygusu yoktu :( barıştığımı sandığım hemen herşeyle yeniden kavga ediyorum şu an... hatalarım... her nerede ve ne şekilde yapıyorsam, onları göremiyorum işte! daha kaç kere duvara toslamam gerekiyor? göremediğimi, anlayamadığımı ve dolayısıyla düzeltemediğimi gördüğün halde, daha neden üstüme geliyorsun? neden o sınırsız gücün ve aklınla beni daha az incitecek yöntemler kullanmıyorsun? ne diyeceğini biliyorum: olması gereken oluyor diyeceksin... öğreniyorsun, gelişiyorsun, bunu yaşaman gerek, şu bu!.. artık bunları duymak istemiyorum ben! yanımda bir tanrı istiyorum! karşımda durup, nasıl olsa kendisi acı çekmiyor diye bana birşeyleri acıtıcı şekillerde öğreten bir tanrı değil! anladın mı? çok kızgınım ve kırgınım sana :( şu an birşeyler yapma isteğimi, azmimi, enerjimi kaybetmiş durumdayım. bu mu senin öğretme yöntemin? bu mu senin benimle iletişimin? bu mu senin sonsuz iyiliğin? ben burada, benim insan olduğumu ve ne kadar incindiğimi görmezden gelerek, bana birşeyler öğretmek için her yolu mübah gören duygusuz bir öğretmen görüyorum ne yazık ki! bu halinle benim yanımda ve kalbimde değil, her yanlışımda elime cetvelle vuran nalet yüzlü bir matematik öğretmeni gibi karşımda duruyorsun!!!

lütfen! eğer başka bir yöntemin ya da biçimin yoksa, beni eğitme artık! verdiklerini de al, yarın sabah sıradan biri olarak kalkıp; hayatıma, maaşımı ve kredi kartlarımın limitlerini düşünerek devam edeyim!!!

lütfen :(

16 Ocak 2009 Cuma

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 26

- neden hiç bir şey yapamıyorum? neden kilitlendim?
- bilmediğin bir konu. sadece esinlenmeyle çözebileceğin bir konu değil çünkü!
- amadaha önce yüzlerce örnek gördüm bununla ilgili...
- o örnekleri alıcı gözle incelemedin, teknik olarak zayıf olduğun bir konu bu...
- dışardan bakıldığında son derece basit görünüyor, hala... sorun, benim teknik olarak zorlanmam değil ki ayrıca!
- biliyorum. aklına tam olarak yatan, gerçekten "evet bu" diyeceğin, içine sinen birşey tasarlamak istiyorsun!
- doğrusu da bu değil mi? basit, sade ve sıucak birşey tasarlamalıyım...
- yapmaya çalıştığın şey, yapılabileceklerin en zoru!
- biliyorum. basit ve iddiasız görünen şeylerle insanları etkilemek çok daha zordur, bu büyük bir iddiadır aslında!
- karmaşıklaştıkça, işin içine farklı renkler, dokular ve lezzetler girdikçe, insanların dikkati dağılır, asıl olana yöneltmeleri gereken dikkat, yan ögeler tarafından çalınır. bu nedenle bu tür tasarımlar ilk başta çok daha çekicidir. ancak; ilk anda daha etkileyici ve gösterişli görünen kalabalık tasarımlar, kısa sürede yorucu hale gelir. ve bir süre sonra insanlar, bütün süslemeleri detayları bırakıp asıl olanla ilgilenmeye başlarlar. çünkü işlerine yarayan, istediklerini gerçekleştiren kısım süsler değil, tasarımın temel çıkış noktası, yani ana işlev ögeleridir. bu durumda, ilk başlarda süslere kayan dikkat giderek merkeze geri döner ve sonuçta da, başlangıçta çok güzel göz boyayan tüm fazlalıklar, giderek gereksiz birer ağırlık halini alır!
- peki neden basit daha zordur?
- kalabalık tasarımlar, gösterişli olduklarından kabul edilmeleri daha kolaydır. ilk anda daha fazla insanı daha kolay etkilerler. yalın tasarımın zorluğu da buradadır. orta karar güzelliğe sahip bir kadın düşün: bu kadını allayıp pullayarak, süsleyerek çok çekici ve etkileyici gösterebilirsin. ancak bu göz boyama, kadının soyunmaya başlamasıyla birlikte yavaş yavaş yok olacaktır! süsleri kaldırdıkça, asıl olan, yani kadının çıplak güzelliğine dikkat etmeye başlarsın ki o zaman onun o kadar da güzel olmadığını görürsün. oysa gerçekten güzel bir kadın, vücuduna sadece bir çarşaf doladığında bile güzeldir!
- yani, yalın bir tasarımın güzel olabilmesi için, "içindeki"nin, yani temel tasarım unsurlarının etkileyici olması mı gerek?
- bunun gibi bir şey... yalın tasarımın insanların dikkatini çekeceği ikincil ögeleri yoktur, bu nedenle dikkat ilk andan son ana kadar hep asıl olanda kalır. ve dikkatin ilk yöneldiği noktada, yani merkezdeki tasarım ve ögelerin yalınlığı, ilk başlarda sıkıcı gelebilir.
- peki benim ne yapmam gerek şimdi?
- zor olanı tasarlaman gerek! yani sade ve etkileyici olanı. basit düşün, basitleştir! önce bir marangoz gibi düşün: 3 tane kutun var, ve bunları kullanıma amaçlarına göre basit basit tasarla... sonra asıl kullanım amacını bozmadan, küçük bir iki detayla "kutu" olmaktan çıkarıp birer "ürün" haline getir...
- sonra?
- sonra bunları birbirleriyle basitçe ilişkilendir... birinden diğerine nasıl geçeceğini bul, ama en basit yoldan olsun bu geçiş! hangisini hangi sıklıkta kullanacaksan ona göre bir önem sırası oluştur kafanda.
- en çok sohbet kutusunu kullanacağım!-
- o zaman en gözönündeki kutu o olmalı. en işlevsel kutu! insanların en çok görecekleri kutu...
- sonra müzik kutusu var.
- müzik kutusunda neye ihtiyacın olduğunu biliyorsun zaten. bu en iyi bildiğin işle ilgili bir şey :)
- evet. onu sohbet kutusunun biraz gerisinde, ama müzik olduğu için de biraz yüksekte tutmalıyım sanırım.
- ve skeç kutusu!
- az kullanacağım. ayrıca, içinde yapacağım şeyler zaten komik olacağından, o kutunun sade ve dikkat dağıtmayacak şekilde olması gerek!
- şimdi 3 kutumuz var: sade, etkileyici, en çok vakit görülecek ve dikkat edilecek olan sohbet kutusu... ihtiyaçlara göre basitçe tasrlanmış, biraz daha geride ama biraz da yüksekte olan müzik kutusu... ve son olarak; az kullanılan, ve içinde dönecek olan curcunayı ön plana çıkaracak sade ve silik skeç kutusu...
- böyle düşününce çok daha basitleşti :) sanırım şimdi tasarlamak daha kolay olacak.
- bunları birbirlerine bağlama gerek!
- evet, bunu nasıl yapacağım?
- yine en basit ve doğrudan şekilde... basitçe bağladıktan sonra da, bu basit bağları biraz daha "işleyip" genel tasarıma ve temaya uyduracaksın. bu kadar basit!
- peki, tasarımı 2 gündür bir türlü beceremeyince neden doğrudan sana geldim ben?
- çünkü tasarım -her ne kadar fiziksel gerçekler ve ihtiyaçlar çerçevesinde yapılsa da- ilham gerektiren bir süreçtir. sonuçta hepsi aynı işlevi aynı şekilde gerçekleştiren yüzlerce otomobil modeli var, ama heğsi farklı görünüyor...
- bu dekoru, yüzlerce farklı biçimde tasarlamak mümkün, üstelik hepsi de aynı işlevsellikte. bunu benim tasarımım yapacak olan şey, yani marangoz çizimi ile benim tasarımım arasındaki fark, "ilham" o zaman?
- evet... ve benden gelen ilhamla fiziksel ihtiyaçları birleştiremeyince, ilham eksik sanıp bana geldin!
- değil mi?
- hayır... dün geceden beri aklına gelen fikirlerin tamamı uygulanabilir şeyler, hepsi de çok etkileyici tasarımlara dönüşebilecek ilhamlardı...
- eksik olan neydi o zaman?
- fiziksel ihtiyaçları basit bir kalıba döküp sistem oluşturmadın! yani bizim demin yaptığımız "marangoz kutuları"nı kullanmadın...
- tamam. bunu unutmayacağım :)
- şimdi kafanı biraz boşalt. yine de çok kolay olmayacak...
- en azından artık basit temellerim var...

14 Ocak 2009 Çarşamba

tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 25

- tekrar ben :)
- bu sıra gelmen gerekiyordu zaten :)
- şu denge mevzuunda, değişik sonuçlara ulaşmaya başladım...
- ulaştığın sonuçlara bakalım...
- öncelikle, benimsediğim tüm felsefelerde "denge" var. "herşey zıddıyla vardır" durumu yani... evrendeki herşey, birbirini dengeleyen ve birinin diğerine baskın gelmediği durumlarda doğru çalışan karşıt ikili sistemler üzerine kurulu... bu; benim, 10-12 yıldır varlığını iddia ettiğim "kişilik seçimi" teorimi de destekliyor.
- çiftler meselesi.
- evet! evrendeki herşey, ama istisnasız herşey için, bir de onun "karşıt"ı var. ki, buna benzer bir konu daha önceki bir konuşmamızda geçmişti. korku ve cesaretten bahsetmiştik.
- evet! herşey çifttir. ve bu çiftlerin her bir teki, çiftteki diğer tekin tam olarak karşıtıdır.
- ve biliyorum ki, bize verdiğin hiç bir şey gereksiz ya da zararlı değil! bu nedenle; nefreti, öfkeyi, kıskançlığı, hasedi, kini yenmeye çalışanlar, bunları "zararlı" diye nitelendirip onlardan arınmayı öğütleyen tüm felsefe ve sistemler büyük bir hata yapıyor bana göre. birşeyin zıddı olmazsa, kendisi de varolamaz. ya da asla "denge" kurulamaz!
- size herşeyi denge için verdim... hemen her kültürde varolan bir insani söz vardır: "azı karar, çoğu zarar" diye. bu sözünüz, aslında hayatınızdaki hrşey, ama herşey için geçerli... karşıtlıklar, zıtlıklar bu "karar" miktarının yakalanmasını, yani dengeyi kolaylaştırmak içindir.
- biliyorum. her ne kadar modern bazı kültürler ve benim saçma bulduğum toplumsal beklentiler aksini iddia etse de, insanın temel amacı, doğadaki diğer canlılarla aynı: insan soyunun devamını sağlamak! bu bağlamda, verdiğin herşey de bunu gerçekleştirmemizi sağlayacak ya da kolaylaştıracak şeyler!
- siz doğadaki diğer canlılardan ve cansızlardan bir noktada ayrılıyorsunuz: bilinç! diğerlerine bunu vermedim. onlar gerçekten, sadece doğa aracılığıyla onlara yüklediğim görevleri yerine getirir, kısacası kendi kaderlerini yaşar. onlar için belirlenmiş olanı. ve insan müdahalesini olmadığı herşey -insanın kendisi de dahil- kaderini kusursuz bir şekilde yaşar ve yaradılış amacı neyse, bunu "mükemmel" biçimde yerine getirir.
- insan soyunu sürdürmek için, öncelikle hayatta kalmam gerek! bunun için temel ihtiyaçlarım beslenme, korunma, yenilenme... sanırım bu kadar. beslenmek, yenilenmeyi de kapsayan bir dizi günlük insani etkinliğimin temel anahtarı. vücudumun kendi içinde bile, benim farkında dahi olmadığım dengeler var. ben bir erkeğim ama vücudumda kadınlık hormonu da var, ve bu da bir başka dengeye hizmet ediyor. vücudumdaki sıvıların, minerallerin, herşeyin bir dengesi var. bunlar benim bilincim dışında, beynim tarafından yürütülüyor.
- beslenmeni sağlamak için sana "acıkma" hissini verdim. ya da "susama" hissi. bunlar seni, vücudunda dengelerin bozulduğu ve dengenin korunması için beslenmen gerektiği konusunda uyaran basit uyarıcılar aslında.
- ayrıca pek çok durumda, canımın bazen "özel" şeyler çekmesinin de, yine dengeyle ilgili olduğunu biliyorum. fiziksel ya da ruhsal durumumdaki değişimler sonucu, belli anlarda ya da dönemlerde belli maddelere ihtiyacım olabiliyor, ya da artabiliyor. o zaman canım o maddeyi içeren yiyecekleri çekiyor. hamilelerin kahveye düşkünlüğü gibi... ya da ne bileyim, salatalığı tuzladığımda daha lezzetli bulmam gibi (sodyum-potasyum dengesi ile ilgili)
- başka şeyler de var. örneğin korku: korku; sizi, sonunu bilmediğiniz maceralara atılmaktan alıkoyan bir emniyet kemeridir. korkularınız sayesinde, tehlikeli olabilecek durumlardan kaçınırsınız, ya da tehlikeye maruz kaldığınızda, fiziksel ve ruhsal olarak o tehlikeyi daha kolay savuşturabilecek bir hale gelirsiniz, korku bunu sağlar.
- ancak, korkuyutek başına verseydin, o zaman herşeyden korkar, parmağımızı bile oynatamazdık!
- aynen öyle... cesaret, size, korkuyu dengelemesi ve temkini elden bırakmadan bilmediğiniz şeyleri de denemeyebilmeniz için verdiğim bir özellik. cesaret olmasaydı, hiç bir şey yapamazdınız. ama, aynı şekilde, sadece cesareti verseydim, o zaman da hiçbir korkunuz olmazdı. korkusuz olursan, "bana bir şey olmaz" deyip uçurumdan aşağı atlayabilirsin!
- paylaşma duygusunu vermeseydin, toplum olamazdık, sosyal hayata uyum sağlayamazdık. ama bencillik olmasaydı, sınırsız paylaşma duygusu yüzünden koyun sürüsüne dönerdik. sadece bencillik olsaydı, o zaman da sosyalleşemezdik!
- suç ve ceza, sevgi ve nefret, hasret ve vuslat, aşk ve tiksinti, paylaşımcılık ve bencillik, korku ve cesaret, uyumluluk ve uyumsuzluk, boyun eğmek ve asilik... aklına gelen herşey! hep çifttir, ve hepsi dengenin kurulması içindir!
- şu durumda aramam gereken şey tek başına sevgi, sınırsız hoşgörü, herşeye iyi bakmak iyi görmek olamaz!
- değil zaten! araman gereken, aramanız gereken şey "denge". herşeyi hoşgörmek, hata yapanın aynı hatayı tekrar tekrar yapmasına sebep olur. bu ona iyilik mi sence?
- tabi ki hayır! bir insana hata yaptığını söylemezsen, o kendini doğru yapıyor zanneder!
- bu konu, üzerinde yüzyıl boyunca konuşup, hala yeni açılımlar bulabileceğin bir konu!
- biliyorum. bahçedeki zararlı otları temizlemek, doğaya ve olması gereken doğal akışa müdahale etmektir. zararlı otların bile, orada olmasının bir sebebi var. benim bu sebebi henüz anlamamış olmam, onların gereksiz olduğu anlamına gelmez!
- o halde?
- nefret, kıskançlık, kin, öfke... tukaka ilan edilen bütün bu duygular benim bütünlüğümün ve dengemin anahtarları... bu duyguları öldürmek, onları yok etmek dengeyi sonsuza dek kaybetmek demek...
ama bir nokta var: bu duygular "sivri" ve keskin kenarlı duygular. çok sert ya da yüksek dozda kullanımları gerçekten zararlı!
- onları kontrol etmeyi öğrenmen gerek!
- evet
- o halde?
- o halde ne?
- terazinin bir kefesindekini kontrol altında tutuyorsan, diğer kefedekini de kontrol altında tutman gerekmiyor mu?
- kesinlikle! çok kabaca olumlu ve olumsuz duygu ve tepkiler diye ayrırsak, bu karşıtları... olumsuzlar olmazsa, olumlular beni yanlışa götürür. olumsuzlar çok güçlenirse bu da beni diğer taraftaki yanlışa götürür. eğer olumsuzları kontrol etmem gerekiyorsa, olumluları da aynı şekilde kontrol etmem gerekir! denge budur...
- bu konu bitmedi farkındasın...
- son cümlemi yazdım ve geri sildim. bu konuda insanlarla bu kanaldan tartışmak istemiyorum zira :)
- akıllıca ;)