- merhaba... bugün aslında bir cevap aramıyorum. sanırım cevap zaten açık ve net belli.
- yine de üzerinde düşünelim.
- peki. sohbete çok hızlı girip bir anda ölçütleri koyduk karşılıklı, B ile. bunun sonucunda da sanırım istemeden de olsa bir sınır oluştu. bir tür duvar. üzerinden atlayabileceğimi gayet iyi bildiğim, ama bir şekilde sinirlerimi bozan ve biraz da görüşümü kısıtlayan bir duvar. duvarın arkasındakini gayet iyi bilmeme rağmen, bir şekilde geri adım atmaya başladım. ve şu anda çok dengesizim. bu dengesizliği onda da hissediyorum. ama onu suçlayamam, sanırım benim dengesizliğim ondan yansıyor.
- peki ne istiyorsun?
- sanırım yanlış bir zamanda çıktı karşıma. uzun süre önce gösteride izleyip bayıldığım, sonrasında da inanılmaz tesadüflerle tanıştığım bu kadınla kötü bir zamanda karşılaştık! zira ben, önemli bir kabuk değişimindeyim ve şu an bir yandan bu değişimi başlatabilecek ve kendimi aşabilecek cesaretimle kendimi yenilmez hissederken, bir yandan da kabuğumun olmaması nedeniyle son derece savunmasız durumdayım. ayrıca son saçmalıklardan sonra tesadüfler konusunda da tedirginim. malum, beni inanılmaz tesadüflerle içine ittiğin son olayda canım fena yandı.
- suçu bana atma!
- tamamen suçsuz da değilsin ama...
- bu senin bakış açın.
- ayrıca yakından gördüğümde etkilenmede ciddi bir azalma oluyor. sanırım ilk konuşmada örülen duvarlar yüzünden. yakınına gittiğimde tek gördüğüm şey duvar. biraz uzaklaşında bahçeyi görüyorum ve gördüklerim çok ilgimi çekiyor. ama yaklaştığımda birşey göremez oluyorum. ve tabi bir de bu duvarda kullandığı tuğlaların bende yarattığı etki var!
- komplekslerin çıktı ortaya değil mi?
- evet... uzun süredir ilk kez bir kadının yanında kendime çok da güvenemez bir haldeyim. ama dediğim gibi, bunu biraz da konuşmalarıyla o yarattı.
- ona baktığında gördüklerin?..
- evet! kendimi görüyorum. insanların önüne nasıl bir duvar ördüğümü ve yaklaşmak isteyebilecek kimi insanları, bu isteklerini göstermek konusunda bile korkutup kaçıracak kadar çok konuştuğumu farkettim ona bakarken. onun bana yaptığı da buydu sanırım. ya da o bunu yapmadıysa da ben bunu yaptığımı artık net olarak görebiliyorum. ve susmayı öğreniyorum, insanlara seçme şansı bırakmaya çalışıyorum artık. bugün bununla ilgili haklı olduğumu düşündürecek bir sohbet geçti G. ile aramda.
- evet. içerik olarak onaylamadığım birşey olsa da, kendini geliştirmen adına o sohbetin sana yol gösterdiği ve düşüncelerini pratiğe geçirme konusunda iyi bir başlangıç deneyimi olduğu kesin...
- peki şimdi gelelim son duruma.
- arabada söylediklerin doğruydu. akışa bırak. biliyorsun ki, olması gerekenleri olması gerektiği zamanda gönderiyoruz hepinize. ayrıca sen de farkındasın ki, sen bir imajdan etkilenmiş durumdasın. kadının kendisinden değil.
- şu kabuk değiştirme döneminde hiç birşeyi zorlamadan, bastırmadan sessizce ilerlemek istiyorum sadece.
- o zaman öyle yap. ama sana çeşitli bahanelerle göndereceğim davetlere de katıl mutlaka ;) onlar da gelişimin için önemli...
- tamam. ama şunu bilmeni istiyorum: bu sıra, sana en çok ihtiyaç duyacağım zamanlarmış gibi hissediyorum. eğitimimin bir parçası olarak özellikle yapmayacaksan, şu sıra beni yalnız bırakma! huzurlu ve dingin olmak istiyorum. beni dengesizlikten koru.
- seninleyim...
11 Ocak 2010 Pazartesi
19 Aralık 2009 Cumartesi
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 39
- şu "hiç kimse %100 suçlu ya da %100 masum değildir" olayı... neden orada vermeye başladın cevabı?
- farkındaysan, orada durduk yerde S'yi düşünmeye başladın. ve kendi inadını kırıp gerçeklerle ve kendine ait hatalarla yüzleşmeye giriştin... artık cevapları teker teker alma vaktin geldi. ve kendine tanıdığın her fırsatta, öfkeni ve egonu yenip sağduyunu dinlediğin her noktada sana cevapları vermek benim işim ;)
- benzeri birşeyi E'de de yaşamıştım. o da bana "ilişki milişki düşünmüyorum, işim olmaz" demişti. ve ben de "o zaman bana müsade, zira ben buraya türlü şirinlikler yapıp senin kalbini çalmaya gelmiştim, ama madem işin olmaz o zaman hem seni rahatsız etmeyim boşu boşuna, hem de kendi zamanımı harcamayayım" deyip yanından ayrılmıştım. ve bunu yaparken kesinlikle samimi ve nettim; yani bu bir blöf değildi, gerçekten söylediğim şeyi düşünüyordum.
- bunu biliyorum. bu sefer neden yuapmadın?
- bilmiyorum. sanırım bulmam gereken cevaplardan biri de bu! yani S de bana "ilişki istemiyorum" dediği halde, onun peşini bırakmadım. bir şekilde ikna edici gelmedi, ya da 1.5 yıldan sonra o kadar istekli ve yükselmeye o kadar hazırdım ki, ikna olmak istemedim. eğer E'de yaptığım gibi "o zaman bana müsade" deseydim, bunların hiçbiri yaşanmayacaktı!
- evet. başka şeyler yaşanacaktı.
- ama bu yaşadıklarımın yaşanması gerekiyormuş deyip kendimi aklayabiliyor muyum bu durumda?
- işte bu zor bir soru. aslında, hangi yolu seçersen seç; farklı deneyimlerden geçip farklı şeyleri yaşayarak da olsa aynı "sonuç"ları elde ediyorsun. 0+4, 1+3, 2+2... hepsinin sonucu 4. ama hepsinde bambaşka deneyimler ve anılar var.
- yani bu durumda temize çıkıyorum aslında.
- bir anlamda evet bir anlamda hayır.
- anladım. eğer ona baştan "hadi eyvallah" deseydim, bambaşka şeyler yaşanacaktı, aşk acısı çekmeyecektim belki. ama bambaşka bir şekilde, şu an tahmin edemeyeceğim farklı şeyler yaşayıp yine bu sonucu elde edecek ve onunla ilgili çektiğime denk bir başka sıkıntı illa ki yaşayacaktım.
- kendi sözün bu, hatırladın mı: "neyi seçersen seç, kazandıkların ve kaybettiklerin daima denktir!"
- tabi şu an konuştuklarımız ufak ara sonuçlar. asıl büyük sonuca henüz var.
- öfken dindikçe daha başka sonuçlar almaya başlayacaksın. ve bunlar seni asıl sonuca ve deneyime götürecek ;)
- farkındaysan, orada durduk yerde S'yi düşünmeye başladın. ve kendi inadını kırıp gerçeklerle ve kendine ait hatalarla yüzleşmeye giriştin... artık cevapları teker teker alma vaktin geldi. ve kendine tanıdığın her fırsatta, öfkeni ve egonu yenip sağduyunu dinlediğin her noktada sana cevapları vermek benim işim ;)
- benzeri birşeyi E'de de yaşamıştım. o da bana "ilişki milişki düşünmüyorum, işim olmaz" demişti. ve ben de "o zaman bana müsade, zira ben buraya türlü şirinlikler yapıp senin kalbini çalmaya gelmiştim, ama madem işin olmaz o zaman hem seni rahatsız etmeyim boşu boşuna, hem de kendi zamanımı harcamayayım" deyip yanından ayrılmıştım. ve bunu yaparken kesinlikle samimi ve nettim; yani bu bir blöf değildi, gerçekten söylediğim şeyi düşünüyordum.
- bunu biliyorum. bu sefer neden yuapmadın?
- bilmiyorum. sanırım bulmam gereken cevaplardan biri de bu! yani S de bana "ilişki istemiyorum" dediği halde, onun peşini bırakmadım. bir şekilde ikna edici gelmedi, ya da 1.5 yıldan sonra o kadar istekli ve yükselmeye o kadar hazırdım ki, ikna olmak istemedim. eğer E'de yaptığım gibi "o zaman bana müsade" deseydim, bunların hiçbiri yaşanmayacaktı!
- evet. başka şeyler yaşanacaktı.
- ama bu yaşadıklarımın yaşanması gerekiyormuş deyip kendimi aklayabiliyor muyum bu durumda?
- işte bu zor bir soru. aslında, hangi yolu seçersen seç; farklı deneyimlerden geçip farklı şeyleri yaşayarak da olsa aynı "sonuç"ları elde ediyorsun. 0+4, 1+3, 2+2... hepsinin sonucu 4. ama hepsinde bambaşka deneyimler ve anılar var.
- yani bu durumda temize çıkıyorum aslında.
- bir anlamda evet bir anlamda hayır.
- anladım. eğer ona baştan "hadi eyvallah" deseydim, bambaşka şeyler yaşanacaktı, aşk acısı çekmeyecektim belki. ama bambaşka bir şekilde, şu an tahmin edemeyeceğim farklı şeyler yaşayıp yine bu sonucu elde edecek ve onunla ilgili çektiğime denk bir başka sıkıntı illa ki yaşayacaktım.
- kendi sözün bu, hatırladın mı: "neyi seçersen seç, kazandıkların ve kaybettiklerin daima denktir!"
- tabi şu an konuştuklarımız ufak ara sonuçlar. asıl büyük sonuca henüz var.
- öfken dindikçe daha başka sonuçlar almaya başlayacaksın. ve bunlar seni asıl sonuca ve deneyime götürecek ;)
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 38
- eee? zaman dedin, zaman geçti... onunla vedalaşmayı bırak, ona duyduğum öfkeyle bile vedalaşma noktasına geldim. ama hala ne olup bittiği hakkında bir fikrim yok! bu kadını hayatıma neden soktun, onunla birlikte ne geldi, ya da ne kazandım? ne öğrendim? bana ne kattı? 1.5 yıldan sonra sağlam ve hiç de gereği olmayan bir aşk acısı çekmek ve kararsız/dengesiz bir kadının ego mastürbasyonuna vibratör olmak dışında ne oldum bu olayda ben?
- demin ne dedin? öfkeyle bile vedalaşma noktası...
- evet?
- işte bundan sonra anlayacaksın olan biteni. çünkü o gittiği zaman, daha doğrusu sen onu gönderdiğin zaman öfke kaldı geriye. ve bu öfke, çektiğin ızdırapla doğru orantılı, epeyce keskin ve kör edici bir öfkeydi. bu öfke körlüğü ve can acısının verdiği hırçınlık içinde cevapları görmen ve bulman imkansızdı! tam 4 yıl sonra intikamını sessizce aldığın G. ile yaşadıklarını düşün! onun seni bulup tekrar yaklaşması ve senin de kini bir kenara bırakıp yaklaşmasına izin vermen... herşeye rağmen ona bir şans tanıman... yaşananlar... hiç bir intikam niyeti gütmediğin halde, bu kadar uzun bir aradan sonra, neden yaşadığını bilmediğin G. olayı ile ilgili her türlü hesaplaşmayı yaptın ve intikamını da aldın. hem de fazlasıyla. hatta dipte bir yerlerde hala sürüyor bu intikam. ve sen hala intikam niyetinde değilsin, ama bu kendi kendine oluyor. tam da senin herkese "ben yoluma devam ederim, zaman öyle şeyler getirir ki benim intikamım, üstelik ben kılımı bile kıpırdatmadan alınır" dediğin gibi!
- yine mi öyle olacak?
- bunu sana asla söylemeyeceğimi biliyorsun. ayrıca öyle olacak veya olmayacak, senin bu niyette olmaman gerekiyor. geceleri yatarken kendine söylediklerin çok doğru şeyler.
- "birilerinin mutsuzluğu ile mutlu olmamam gerek. bu bana yakışmaz"
- kesinlikle! yanlış birşey yapmadığından ve haksızlığa uğradığından eminsin. ama tıpkı G. olayında olduğu gibi, bu olayda da öfkeni gerçekten geride bırakıp, sükunete kavuştuğunda birşeyler olmaya başlayacak. ancak bu bir intikam mı olur yoksa bir türlü alamadığın cevapları mı alırsın, onu söylemeyeceğim!
- biliyorum... ve aslını ararsan, zaman zaman cevaplara yaklaştığımı da hissetmiyor değilim.
- biliyorum, ama acele etme. sadece ona değil, bana öfkeni de halletmen gerek. ancak ondan sonra görmeye başlayacaksın.
- evet ama, cevapları alamadığım sürece öfkem ayakta kalıyor. yani bana cevapları şimdi versen, öfkem de daha kolay dinmez mi?
- evet. aslında öyle... ama olması gereken bu değil. zira, senin de bildiğin ve hep tekrarladığın gibi, herşey olması gereken şekilde ve zamanda oluyor! bu nedenle cevapları sana öfken dinmeden vermiyorum. ayrıca, yine senin hep söylediğin gibi, beynini ve mantığını kandırmak çok çok kolay. öfkeliyken bunu yapmak daha da kolay, zira duyuların sağlıklı çalışmaz öfke içindeyken ;)
- hımmm, haklısın. ve bu sağlıksız algı halindeyken, bana doğru cevapları versen bile, onları yanlış algılamam fazlasıyla mümkün.
- kesinlikle!
- şimdi seninle konuşurken aklıma geldi: bu sefer yine de bir fark var. kızdığım kendim değilim, yani S. konusunda kendimi affetmem gerekmiyor, çünkü başından beri farkında olduğum bir gerçek var: onu alamamış olmak benim eksiğim ya da kusurum değil. ya da haftalardır yaşadığım berbat ruh hali ve düştüğüm durum. bu benim kendi hatam değil.
- neden böyle düşünüyorsun?
- çünkü öyle olduğunu bana sen söyledin!
- algıların sağlıklı mıydı sence? çünkü "aşk" da, tıpkı öfke gibi, algıları bozan bir ruh durumu...
- elimi tutması, başbaşa kalınan anlarda alınıp verilen elektrik, benden hoşlanmış olması -kendi itirafıdır, ve benzeri bir yığın şey! benim algılamamla ilgisi olan şeyler değil bunlar, herkesin her durumda aynı şekilde algılayıp yorumlayacağı şeyler. yanlış mıyım?
- kendime yontmadım diyorsun yani?
- mutlaka yontmuşumdur. hiç bir olayda hiçkimse tamamen suçlu ya da tamamen masum olamaz. ama bu noktada benim suçum, insani zaaflara sahip olmaktan öteye geçmiyor!
- cevaplara yaklaşma konusunda haklısın :) yakın bir zamanda alacaksın bütün cevapları... şu kadarını söyleyim: başka bir kompleksinle ilgili bir tedavi idi bu kadın. ve daha da ötesi, kariyerin ve tasarım işine yaklaşımınla ilgili sende köklü değişiklikler yaratmanın en etkili ve kalıcı yolu S'ye aşık olmandı...
- bu son konuştuklarımızdan emin değilim...
- daha sonra yine konuşuruz ;)
- peki...
- demin ne dedin? öfkeyle bile vedalaşma noktası...
- evet?
- işte bundan sonra anlayacaksın olan biteni. çünkü o gittiği zaman, daha doğrusu sen onu gönderdiğin zaman öfke kaldı geriye. ve bu öfke, çektiğin ızdırapla doğru orantılı, epeyce keskin ve kör edici bir öfkeydi. bu öfke körlüğü ve can acısının verdiği hırçınlık içinde cevapları görmen ve bulman imkansızdı! tam 4 yıl sonra intikamını sessizce aldığın G. ile yaşadıklarını düşün! onun seni bulup tekrar yaklaşması ve senin de kini bir kenara bırakıp yaklaşmasına izin vermen... herşeye rağmen ona bir şans tanıman... yaşananlar... hiç bir intikam niyeti gütmediğin halde, bu kadar uzun bir aradan sonra, neden yaşadığını bilmediğin G. olayı ile ilgili her türlü hesaplaşmayı yaptın ve intikamını da aldın. hem de fazlasıyla. hatta dipte bir yerlerde hala sürüyor bu intikam. ve sen hala intikam niyetinde değilsin, ama bu kendi kendine oluyor. tam da senin herkese "ben yoluma devam ederim, zaman öyle şeyler getirir ki benim intikamım, üstelik ben kılımı bile kıpırdatmadan alınır" dediğin gibi!
- yine mi öyle olacak?
- bunu sana asla söylemeyeceğimi biliyorsun. ayrıca öyle olacak veya olmayacak, senin bu niyette olmaman gerekiyor. geceleri yatarken kendine söylediklerin çok doğru şeyler.
- "birilerinin mutsuzluğu ile mutlu olmamam gerek. bu bana yakışmaz"
- kesinlikle! yanlış birşey yapmadığından ve haksızlığa uğradığından eminsin. ama tıpkı G. olayında olduğu gibi, bu olayda da öfkeni gerçekten geride bırakıp, sükunete kavuştuğunda birşeyler olmaya başlayacak. ancak bu bir intikam mı olur yoksa bir türlü alamadığın cevapları mı alırsın, onu söylemeyeceğim!
- biliyorum... ve aslını ararsan, zaman zaman cevaplara yaklaştığımı da hissetmiyor değilim.
- biliyorum, ama acele etme. sadece ona değil, bana öfkeni de halletmen gerek. ancak ondan sonra görmeye başlayacaksın.
- evet ama, cevapları alamadığım sürece öfkem ayakta kalıyor. yani bana cevapları şimdi versen, öfkem de daha kolay dinmez mi?
- evet. aslında öyle... ama olması gereken bu değil. zira, senin de bildiğin ve hep tekrarladığın gibi, herşey olması gereken şekilde ve zamanda oluyor! bu nedenle cevapları sana öfken dinmeden vermiyorum. ayrıca, yine senin hep söylediğin gibi, beynini ve mantığını kandırmak çok çok kolay. öfkeliyken bunu yapmak daha da kolay, zira duyuların sağlıklı çalışmaz öfke içindeyken ;)
- hımmm, haklısın. ve bu sağlıksız algı halindeyken, bana doğru cevapları versen bile, onları yanlış algılamam fazlasıyla mümkün.
- kesinlikle!
- şimdi seninle konuşurken aklıma geldi: bu sefer yine de bir fark var. kızdığım kendim değilim, yani S. konusunda kendimi affetmem gerekmiyor, çünkü başından beri farkında olduğum bir gerçek var: onu alamamış olmak benim eksiğim ya da kusurum değil. ya da haftalardır yaşadığım berbat ruh hali ve düştüğüm durum. bu benim kendi hatam değil.
- neden böyle düşünüyorsun?
- çünkü öyle olduğunu bana sen söyledin!
- algıların sağlıklı mıydı sence? çünkü "aşk" da, tıpkı öfke gibi, algıları bozan bir ruh durumu...
- elimi tutması, başbaşa kalınan anlarda alınıp verilen elektrik, benden hoşlanmış olması -kendi itirafıdır, ve benzeri bir yığın şey! benim algılamamla ilgisi olan şeyler değil bunlar, herkesin her durumda aynı şekilde algılayıp yorumlayacağı şeyler. yanlış mıyım?
- kendime yontmadım diyorsun yani?
- mutlaka yontmuşumdur. hiç bir olayda hiçkimse tamamen suçlu ya da tamamen masum olamaz. ama bu noktada benim suçum, insani zaaflara sahip olmaktan öteye geçmiyor!
- cevaplara yaklaşma konusunda haklısın :) yakın bir zamanda alacaksın bütün cevapları... şu kadarını söyleyim: başka bir kompleksinle ilgili bir tedavi idi bu kadın. ve daha da ötesi, kariyerin ve tasarım işine yaklaşımınla ilgili sende köklü değişiklikler yaratmanın en etkili ve kalıcı yolu S'ye aşık olmandı...
- bu son konuştuklarımızdan emin değilim...
- daha sonra yine konuşuruz ;)
- peki...
13 Aralık 2009 Pazar
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar -37
- hala anlamamış olmam seni ilgilendirmiyor mu?
- intikam senaryoları dolaşmaya başladı, ancak! anlamak için gerekli ruh durumuna bundan sonra ulaşacaksın.
- bana dünya kadar zaman, emek, umut ve çabayı boşa harcattığına inanamıyorum yaa :(
- dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun. aslında bu işten aldığın önemli bir iki dersin farkındasın.
- evet... ne olursa olsun, olayı ya da kişiyi çok fazla deşifre etmemem gerektiğini biliyorum. şu saatten sonra benim ona gidecek yüzüm yok neredeyse! zira hakkında o kadar çok ve olumsuz konuştum ve konuşturdum ki! peki ama bunu neden yapıyorum?
- haklı olduğunu duıyma isteği. bunu zaten biliyorsun, yani bu istekle dolu olduğunu. hatta bunu sadece duymak değil, bunu tatmin olana kadar defalarca kez duyma isteği! bu nedenle biri yaptığın bir espriye güldüğü zaman aynı espriyi arka arkaya bir kaç kez yapıyorsun, ya da temel espri üzerinde çeşitleme yapıyorsun. çünkü "anlaşılma" anını tatmin olana dek olabildiğince fazla kez yaşamak istiyorsun. bu olayda kendinden birçok konuda eminsin, ama farkında mısın bilmiyorum, aslında emin olamadığın şeyler de var.
- evet, geçen gün arabada kendime itiraf ettiğim şeyler.
- neydi onlar?
- sonuçta hiç kimse herhangi bir olayda bütünüyle suçlu ya da masum değil.
- işte bu yüzden kaç kişiden duyarsan duy, kendini hiç bir zaman bütünüyle temiz hissetmiyorsun, masumiyetini kendine ispatlayamıyorsun! bu da seni daha fazla insandan senin haklı olduğunu duymaya zorluyor!
- sanırım haklısın... içimdeki sesi dinlememek yaptığım en temel hata oldu bu kez. ve senin de dediğin gibi, haklı olduğum konusunda bir türlü emin olamadığım için her seferinde birilerinin bana "haklısın" demesini sağlayacak şekilde anlattım olan biteni. dürüst olduğumu sanıyordum, ama artık o kadar da emin değilim :(
- dürüstsün. ama ilk başlarda sadece dertleşmek ya da içini dökmekken, gittikçe bir haklılık yarışına dönüştü olay. şimdi ondan iyice uzakta ve nispeten daha iyisin. ama hala kırık dökük şeyler var.
- evet çünkü nasrettin hocanın da dediği gibi "hırsızın hiç mi suçu yok?"
- tabi ki onu savunmayacağım, o konuda haklı olduğun muhakkak. ama işlerin bu kadar sarpa sarmasında kendi payını da görüyor olman iyi bir şey.
- ya senin payın?
- geçmişe dön. kılavuz kaptanım ben. senin geminin senin istediğin yere götürmek için çalışıyorum. bunun için bazen gemiyi senin istediğinin tam tersi yöne çevirmem gerekebiliyor. senin bunun nedenini anlayabilmen için zaman gerek.
- burdan sonra yazdıklarımı sildim, zira bu konuşma beni rahatsız etmeye başladı. her ne yapmaya çalışıyorsan, lütfen benim insan olduğumu ve hassasiyetimi unutmadan yap olur mu!
- intikam senaryoları dolaşmaya başladı, ancak! anlamak için gerekli ruh durumuna bundan sonra ulaşacaksın.
- bana dünya kadar zaman, emek, umut ve çabayı boşa harcattığına inanamıyorum yaa :(
- dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun. aslında bu işten aldığın önemli bir iki dersin farkındasın.
- evet... ne olursa olsun, olayı ya da kişiyi çok fazla deşifre etmemem gerektiğini biliyorum. şu saatten sonra benim ona gidecek yüzüm yok neredeyse! zira hakkında o kadar çok ve olumsuz konuştum ve konuşturdum ki! peki ama bunu neden yapıyorum?
- haklı olduğunu duıyma isteği. bunu zaten biliyorsun, yani bu istekle dolu olduğunu. hatta bunu sadece duymak değil, bunu tatmin olana kadar defalarca kez duyma isteği! bu nedenle biri yaptığın bir espriye güldüğü zaman aynı espriyi arka arkaya bir kaç kez yapıyorsun, ya da temel espri üzerinde çeşitleme yapıyorsun. çünkü "anlaşılma" anını tatmin olana dek olabildiğince fazla kez yaşamak istiyorsun. bu olayda kendinden birçok konuda eminsin, ama farkında mısın bilmiyorum, aslında emin olamadığın şeyler de var.
- evet, geçen gün arabada kendime itiraf ettiğim şeyler.
- neydi onlar?
- sonuçta hiç kimse herhangi bir olayda bütünüyle suçlu ya da masum değil.
- işte bu yüzden kaç kişiden duyarsan duy, kendini hiç bir zaman bütünüyle temiz hissetmiyorsun, masumiyetini kendine ispatlayamıyorsun! bu da seni daha fazla insandan senin haklı olduğunu duymaya zorluyor!
- sanırım haklısın... içimdeki sesi dinlememek yaptığım en temel hata oldu bu kez. ve senin de dediğin gibi, haklı olduğum konusunda bir türlü emin olamadığım için her seferinde birilerinin bana "haklısın" demesini sağlayacak şekilde anlattım olan biteni. dürüst olduğumu sanıyordum, ama artık o kadar da emin değilim :(
- dürüstsün. ama ilk başlarda sadece dertleşmek ya da içini dökmekken, gittikçe bir haklılık yarışına dönüştü olay. şimdi ondan iyice uzakta ve nispeten daha iyisin. ama hala kırık dökük şeyler var.
- evet çünkü nasrettin hocanın da dediği gibi "hırsızın hiç mi suçu yok?"
- tabi ki onu savunmayacağım, o konuda haklı olduğun muhakkak. ama işlerin bu kadar sarpa sarmasında kendi payını da görüyor olman iyi bir şey.
- ya senin payın?
- geçmişe dön. kılavuz kaptanım ben. senin geminin senin istediğin yere götürmek için çalışıyorum. bunun için bazen gemiyi senin istediğinin tam tersi yöne çevirmem gerekebiliyor. senin bunun nedenini anlayabilmen için zaman gerek.
- burdan sonra yazdıklarımı sildim, zira bu konuşma beni rahatsız etmeye başladı. her ne yapmaya çalışıyorsan, lütfen benim insan olduğumu ve hassasiyetimi unutmadan yap olur mu!
30 Kasım 2009 Pazartesi
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 36
- başladın anlamaya.
- henüz değil. çok küçük kırıntılar halinde birşeyler gidip geliyor aklıma, ama net bir sonuç oluşturmuyor...
- zaman ;)
- dün gece hakkında konuşmak istiyorum.
- biliyorum
- tabi ki, sen tanrısın. zaten bilmen gerekir.
- senin için önemli bir gelişme bu.
- farkındayım. neden bilmiyorum, bunu bir şekilde fazla yaymak istemiyorum. çok uzağımdaki bazı insanların bilmesinde bir sakınca görmüyorum, ancak yakın çevrem bilmese sanki daha iyi olacakmış gibi geliyor.
- çünkü burada asıl mesele katılacağın şyin içeriği değil, oraya katılmış olmak. her türlü baskıdan uzakta, kimse sana birşey sormadan sessiz sedasız gelişimini sürdürmek derdindesin. bu da çok normal.
- bu arada, şu aşk meşk mevzuyla ilgili birşeyler hatırladım.
- çeneni kapalı tutmak konusu. bunu hatırlamana sevindim.
- neden bilmiyorum, uzun bir konuşma olacağını düşünmüştüm ama kısa sürdü. daha fazla konuşmaya gerek görmüyorum.
- zaten gerek de yok ;) basit bir dersi anlamışsın, unuttuğun bir kuralı hatırlamışsın ve şu an açıklamanın ya da insanlara anlatmanın gerçekten de doğru olmadığı bir girişimini saklamayı akıl etmişsin ;) daha fazlası zaten olayı konuşmana ve açık etmene sebep olabilir.
- peki iyi miyim ben?
- sen ne hissediyorsun?
- tam değil. ama güçlü bir "geri dönüş" hissi var içimde.
- zaman ;)
- henüz değil. çok küçük kırıntılar halinde birşeyler gidip geliyor aklıma, ama net bir sonuç oluşturmuyor...
- zaman ;)
- dün gece hakkında konuşmak istiyorum.
- biliyorum
- tabi ki, sen tanrısın. zaten bilmen gerekir.
- senin için önemli bir gelişme bu.
- farkındayım. neden bilmiyorum, bunu bir şekilde fazla yaymak istemiyorum. çok uzağımdaki bazı insanların bilmesinde bir sakınca görmüyorum, ancak yakın çevrem bilmese sanki daha iyi olacakmış gibi geliyor.
- çünkü burada asıl mesele katılacağın şyin içeriği değil, oraya katılmış olmak. her türlü baskıdan uzakta, kimse sana birşey sormadan sessiz sedasız gelişimini sürdürmek derdindesin. bu da çok normal.
- bu arada, şu aşk meşk mevzuyla ilgili birşeyler hatırladım.
- çeneni kapalı tutmak konusu. bunu hatırlamana sevindim.
- neden bilmiyorum, uzun bir konuşma olacağını düşünmüştüm ama kısa sürdü. daha fazla konuşmaya gerek görmüyorum.
- zaten gerek de yok ;) basit bir dersi anlamışsın, unuttuğun bir kuralı hatırlamışsın ve şu an açıklamanın ya da insanlara anlatmanın gerçekten de doğru olmadığı bir girişimini saklamayı akıl etmişsin ;) daha fazlası zaten olayı konuşmana ve açık etmene sebep olabilir.
- peki iyi miyim ben?
- sen ne hissediyorsun?
- tam değil. ama güçlü bir "geri dönüş" hissi var içimde.
- zaman ;)
8 Kasım 2009 Pazar
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 35
- yine "kırıcı" bir dönemdeyiz sanırım...
- herşeye saldırmaya başladın, biraz sakinleşmen gerek!
- bunu ben de anlayabiliyorum, ama bunun benim için ne kadar zor olduğunu bilmiyormuş gibisin. çok heveslendiğim, 1.5 yıl aradan sonra gerçekten müthiş şekilde yükseldiğim bir aşk hikayesiniden daha yeni, mağlup olarak çıktım! canım yanıyor ve bu da beni saldırgan yapıyor ister istemez...
- biliyorsun, canının yanması bitene dek, sakin ve sağlıklı bir ruh haline kavuşana dek yeni bir ilişki ya da yakınlaşma sana daha çok zarar verir.
- çok güzel, o zaman keşke beni bu kadar hırçınlaştıracak sonuçlara giden şeyler yapmasaydın! bile bile yani...
- sonuna kadar gitmeyi sen istedin. "ne olacaksa olsun, ben yaşayarak görmek istiyorum" demedin mi?
- bundan ne kastettiğimi sen benden daha iyi biliyorsun! ben ilişkiden bahsettim. yani bir ilişki başlayacak ama sonuçta bu ilişki kötü bir şekilde bitip hüsran olacaksa dahi o ilişkiyi yaşamak istiyorum dedim. ne dediğimi ve ne zaman dediğimi gayet iyi hatırlıyorum ben!
- yine kızgın ve hırçınsın.
- hayata tutunmak için bir ev fikrinden, iyi bir işten ya da müzikten daha fazlasına ihtiyacım var. gerçekten doyurucu ve ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi istiyorum ben...
- bunun için erken değil mi?
- neden erken olsun ki? ha "bunun için erken" diyorsan, daha önümde zaman olduğunu garanti ediyorsun o zaman? henüz değil, daha sonra vereceğim diyorsun... demek ki daha sonrası var benim için. en azından şimdilik planın bu. tabi planların sabitse. bunu da bilmiyorum...
- acelen neden?
- çünkü duygusallığımı, romantik yönümü, tutkulu taraflarımı yaşayabileceğim bir ilişki istiyorum. fırlama piç yönümü sahnede yaşıyorum yeterince. hatta günlük hayatta da öyle... insanları güldüren, sürekli fırlamalıklar yapan serseri adamken eğleniyorum. böylece zekamı ve hazırcevaplığımı, enerjikliğimi ve neşeliliğimi yaşayabiliyorum. bir işe başladım, bu iş hayatıma yeni bir düzen getirdi. sabahları erken kalkıyorum, gün içinde planlı ve disiplinli bir şekilde çalışıyorum; kendimi çok daha sağlıklı hissettiğim gibi, "işe yarama" psikolojisi de bana iyi geliyor. evde boş boş oturmak yerine, yaratıcılığımı ve zekamı dökebileceğim birişle meşgul olmak iyi hissettiriyor. disiplinli, çalışkan, yaratıcı ve azimli taraflarımı bu iş sayesinde yaşamaya başladım. dahası bir ev almak niyetindeyim artık. 2010 yılı için hedefim kendime minicik de olsa bir ev alıp oraya yerleşmek ve artık "maddi zorunluluk" nedeniyle benimsemek zorunda kaldığım -ama asla onuruma yediremediğim- bu sığıntı yaşam biçimden kurtulmak! bu hedef işime daha sıkı sarılmamı, daha azimli çalışmamı sağlıyor. sıkılır gibi olduğumda, vazgeçecek gibi olduğumda anında ev almak istediğimi hatırlıyorum ve bu da beni yeniden ayağa kaldırıp devam etmemi sağlıyor...
- ve bunlar yeterli değil?
- hayır değil... zira gayet iyi bildiğin gibi aşırı derecede duygusal ve kırılgan bir insanım. duygusallığımı da yaşamaya ihtiyacım var. sıradan, rastgele ilişkileri sevmediğimi de biliyorsun. hoşlandığım biriyle değil, gerçekten aşık olduğum -ve bana aşık- biriyle bir sevgililik ilişkisi benim istediğim. işs gelip giderken onun için çalıştığımı hissedeceğim, gece yatağa yattığımda "tanrım benim bir sevgilim var" diyerek mutlulukla gülümseyeceğim, sabah kalkar kalkmaz gözümün önüne gelecek, tıpkı GB ile yaşadığım türden ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi. yaşım ilerliyor, yaşlanmakla ilgili bir sıkıntım yok, ama sanırım artık baba olma isteği artıyor bende. ve bunca ilişki ve aşk deneyiminden sonra sıradan ve ortalama bir ilişki ya da kadına burun kıvırmak kaçınılmaz. bu bir ukalalık değil, bunu sen de biliyorsun. artık bunun "başlangıç"ını yapmam gerek bence. hemen yarın baba olmak değil niyetim. ama kızımın annesiyle şimdi tanışsam, zaten evlenip baba olana kadar en az 2 yıl geçecek... e daha fazla geç kalmasam? hem bu hayal ve motivasyonla her şekilde daha başarılı ve mutlu bir insan olacağımı sanıyorum...
- ya sana çok özel bir şey hazırlıyorsam ve bunun için senin biraz zaman ihtiyacın varsa? mesela asla yanlış yapmaman gereken bir şey seni bekliyorsa ve şu an onu sana verirsem hata yapacağını görüyorsam?
- bunu söyleyeceğini biliyordum. tabi ki de bunu sadece sen bilebilirsin. benim senden istediğim bana herşeyi benim istediğim anda vermen değil. doğru zamanı sen biliyorsun ve kesinlikle sen tamam dediğinde ver. benim senden istediğim; insan olmamı ve kırılganlığımı gözönünde bulundurarak bu bekleyişleri ya da ertelemeleri benim için daha çekilir hale getirmen... sen herşeyi bildiğin için beklemen kolay. ama ben neyi beklediğimi, ya da beklediğimin gelip gelmeyeceğini bile bilmiyorum... beni anlıyor musun? çok zor benim için.
- bekleyeceksin. yapabileceğin başka bir şey olmadığına göre ;)
- işte bu tavır beni üzüyor. eğer ben üzüldüğümde sen de üzülüyorsan o zaman şu an nasıl bu kadar ketum olabiliyorsun?
- kedini çok seviyorsun değil mi?
- evet
- apartmana girdiği zaman onu azarlıyorsun, hatta bazen hafif hafif vuruyorsun bir daha girmesin diye...
- evet, çünkü apartmandaki komşular, kedimin paspaslarına işediğini söylüyor. eğer kedi apartmana girerse komşulardan biri kedime zarar verebilir.
- daha büyük bir zarar görmemesi için, örneğin herhangi bir komşunun şiddetine maruz kalmaması için sen ona hafif şiddet uygulayarak korkutuyorsun ve apartmana girmesini engelliyorsun. işte benim yaptığım da bu! seni hafif yollu hırpalamak zorundayım, sanma ki bu hoşuma gidiyor. şu an içindeki kırgınlığı ve hüznü görmek beni üzüyor, seni ben yarattım ve sendeki her sanıcıyı, her hüznü birebir hissediyorum. ama seni durdurmanın tek yolu bazen bu!
- az daha keşke diyecektin; tanrı keşke der mi?
- demez... ama nedense az daha diyecektim evet...
- yardımına ihtiyacım var. sana şu an çok ihtiyacım var. işte, müzikte, hayatta... planlarımı gerçekleştirmem için bana yardım et, ve şu sancıyı daha hızlı atlatmamı sağla. lütfen! hala anlamadığım, amacını hala çözemediğim bu insafsız ders bitsin artık :(((
- :(((
- herşeye saldırmaya başladın, biraz sakinleşmen gerek!
- bunu ben de anlayabiliyorum, ama bunun benim için ne kadar zor olduğunu bilmiyormuş gibisin. çok heveslendiğim, 1.5 yıl aradan sonra gerçekten müthiş şekilde yükseldiğim bir aşk hikayesiniden daha yeni, mağlup olarak çıktım! canım yanıyor ve bu da beni saldırgan yapıyor ister istemez...
- biliyorsun, canının yanması bitene dek, sakin ve sağlıklı bir ruh haline kavuşana dek yeni bir ilişki ya da yakınlaşma sana daha çok zarar verir.
- çok güzel, o zaman keşke beni bu kadar hırçınlaştıracak sonuçlara giden şeyler yapmasaydın! bile bile yani...
- sonuna kadar gitmeyi sen istedin. "ne olacaksa olsun, ben yaşayarak görmek istiyorum" demedin mi?
- bundan ne kastettiğimi sen benden daha iyi biliyorsun! ben ilişkiden bahsettim. yani bir ilişki başlayacak ama sonuçta bu ilişki kötü bir şekilde bitip hüsran olacaksa dahi o ilişkiyi yaşamak istiyorum dedim. ne dediğimi ve ne zaman dediğimi gayet iyi hatırlıyorum ben!
- yine kızgın ve hırçınsın.
- hayata tutunmak için bir ev fikrinden, iyi bir işten ya da müzikten daha fazlasına ihtiyacım var. gerçekten doyurucu ve ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi istiyorum ben...
- bunun için erken değil mi?
- neden erken olsun ki? ha "bunun için erken" diyorsan, daha önümde zaman olduğunu garanti ediyorsun o zaman? henüz değil, daha sonra vereceğim diyorsun... demek ki daha sonrası var benim için. en azından şimdilik planın bu. tabi planların sabitse. bunu da bilmiyorum...
- acelen neden?
- çünkü duygusallığımı, romantik yönümü, tutkulu taraflarımı yaşayabileceğim bir ilişki istiyorum. fırlama piç yönümü sahnede yaşıyorum yeterince. hatta günlük hayatta da öyle... insanları güldüren, sürekli fırlamalıklar yapan serseri adamken eğleniyorum. böylece zekamı ve hazırcevaplığımı, enerjikliğimi ve neşeliliğimi yaşayabiliyorum. bir işe başladım, bu iş hayatıma yeni bir düzen getirdi. sabahları erken kalkıyorum, gün içinde planlı ve disiplinli bir şekilde çalışıyorum; kendimi çok daha sağlıklı hissettiğim gibi, "işe yarama" psikolojisi de bana iyi geliyor. evde boş boş oturmak yerine, yaratıcılığımı ve zekamı dökebileceğim birişle meşgul olmak iyi hissettiriyor. disiplinli, çalışkan, yaratıcı ve azimli taraflarımı bu iş sayesinde yaşamaya başladım. dahası bir ev almak niyetindeyim artık. 2010 yılı için hedefim kendime minicik de olsa bir ev alıp oraya yerleşmek ve artık "maddi zorunluluk" nedeniyle benimsemek zorunda kaldığım -ama asla onuruma yediremediğim- bu sığıntı yaşam biçimden kurtulmak! bu hedef işime daha sıkı sarılmamı, daha azimli çalışmamı sağlıyor. sıkılır gibi olduğumda, vazgeçecek gibi olduğumda anında ev almak istediğimi hatırlıyorum ve bu da beni yeniden ayağa kaldırıp devam etmemi sağlıyor...
- ve bunlar yeterli değil?
- hayır değil... zira gayet iyi bildiğin gibi aşırı derecede duygusal ve kırılgan bir insanım. duygusallığımı da yaşamaya ihtiyacım var. sıradan, rastgele ilişkileri sevmediğimi de biliyorsun. hoşlandığım biriyle değil, gerçekten aşık olduğum -ve bana aşık- biriyle bir sevgililik ilişkisi benim istediğim. işs gelip giderken onun için çalıştığımı hissedeceğim, gece yatağa yattığımda "tanrım benim bir sevgilim var" diyerek mutlulukla gülümseyeceğim, sabah kalkar kalkmaz gözümün önüne gelecek, tıpkı GB ile yaşadığım türden ayaklarımı yerden kesecek bir aşk ilişkisi. yaşım ilerliyor, yaşlanmakla ilgili bir sıkıntım yok, ama sanırım artık baba olma isteği artıyor bende. ve bunca ilişki ve aşk deneyiminden sonra sıradan ve ortalama bir ilişki ya da kadına burun kıvırmak kaçınılmaz. bu bir ukalalık değil, bunu sen de biliyorsun. artık bunun "başlangıç"ını yapmam gerek bence. hemen yarın baba olmak değil niyetim. ama kızımın annesiyle şimdi tanışsam, zaten evlenip baba olana kadar en az 2 yıl geçecek... e daha fazla geç kalmasam? hem bu hayal ve motivasyonla her şekilde daha başarılı ve mutlu bir insan olacağımı sanıyorum...
- ya sana çok özel bir şey hazırlıyorsam ve bunun için senin biraz zaman ihtiyacın varsa? mesela asla yanlış yapmaman gereken bir şey seni bekliyorsa ve şu an onu sana verirsem hata yapacağını görüyorsam?
- bunu söyleyeceğini biliyordum. tabi ki de bunu sadece sen bilebilirsin. benim senden istediğim bana herşeyi benim istediğim anda vermen değil. doğru zamanı sen biliyorsun ve kesinlikle sen tamam dediğinde ver. benim senden istediğim; insan olmamı ve kırılganlığımı gözönünde bulundurarak bu bekleyişleri ya da ertelemeleri benim için daha çekilir hale getirmen... sen herşeyi bildiğin için beklemen kolay. ama ben neyi beklediğimi, ya da beklediğimin gelip gelmeyeceğini bile bilmiyorum... beni anlıyor musun? çok zor benim için.
- bekleyeceksin. yapabileceğin başka bir şey olmadığına göre ;)
- işte bu tavır beni üzüyor. eğer ben üzüldüğümde sen de üzülüyorsan o zaman şu an nasıl bu kadar ketum olabiliyorsun?
- kedini çok seviyorsun değil mi?
- evet
- apartmana girdiği zaman onu azarlıyorsun, hatta bazen hafif hafif vuruyorsun bir daha girmesin diye...
- evet, çünkü apartmandaki komşular, kedimin paspaslarına işediğini söylüyor. eğer kedi apartmana girerse komşulardan biri kedime zarar verebilir.
- daha büyük bir zarar görmemesi için, örneğin herhangi bir komşunun şiddetine maruz kalmaması için sen ona hafif şiddet uygulayarak korkutuyorsun ve apartmana girmesini engelliyorsun. işte benim yaptığım da bu! seni hafif yollu hırpalamak zorundayım, sanma ki bu hoşuma gidiyor. şu an içindeki kırgınlığı ve hüznü görmek beni üzüyor, seni ben yarattım ve sendeki her sanıcıyı, her hüznü birebir hissediyorum. ama seni durdurmanın tek yolu bazen bu!
- az daha keşke diyecektin; tanrı keşke der mi?
- demez... ama nedense az daha diyecektim evet...
- yardımına ihtiyacım var. sana şu an çok ihtiyacım var. işte, müzikte, hayatta... planlarımı gerçekleştirmem için bana yardım et, ve şu sancıyı daha hızlı atlatmamı sağla. lütfen! hala anlamadığım, amacını hala çözemediğim bu insafsız ders bitsin artık :(((
- :(((
2 Kasım 2009 Pazartesi
tanrıyla yakın sohbetlerden alıntılar - 34
- ilginç!
- hoş ama...
- bu ikisinin doğru orantılı olduğunu hiç düşünmemiştim. hatta insanlar genelde ikisini zıtmış gibi algılarlar... yani "hiçkimse için değmez" sözü de bu noktadan hareket eder aslında. "sen ondan daha değerlisin, bu nedenle kendini üzme".
- ama şimdi farklı bakıyorsun, az önceki konuşmadan sonra...
- evet!
- nedir fark?
- daha önce, aşk acısının temel nedeninin "gurur kırılması" olduğunu görmüştüm. reddedilmek, terkedilmek... hepsi aynı temel sonuca varıyor: tercih edilmiyor olmak! kısacası bir şekilde yetersiz bulunmak, layık görülmemek, vs vs. bu nedenle reddedildiğimizde ya da terkedildiğimizde canımız yanıyor: çünkü biri bize "sen yetersizsin" ya da "artık bana yetmiyorsun" demiş oluyor, daha doğrusu egomuz bunu bu şekilde algılıyor!
- ve?
- kendimize olan güvenimizi bir anda yitiriyoruz. bizi sürekli güçlü, canlı, sağlıklı, işe yarar ve üstün durumda görmeye odaklı egomuzun istediğinin tam zıttı yönde bir sinyal geliyor dışarıdan. aslında gelen sinyal bu değil, gelen sinyal sadece "artık o kişiyle alışverişimizin bittiği ve o kişinin artık hayatımızda kalmasına gerek kalmadığı". gelgelelim, herşeyi kontrol altında tutmaya çalışan ve ancak bu şekilde kendini güvende hisseden benliğimiz; dışarıdan gelen, yani kontrolü dışında gelişen bu durum karşısında panikliyor. sağlıklı düşünme yetimizi yitirip endişeye kapılıyoruz, sanki reddeden ya da terkeden kişiyle birlikte sahip olduğumuz herşey gidiyormuş gibi. zira, o ana dek kontrolümüzde "görünen" ve belli bir dengede duran herşey bir anda bu denge durumundan çıkıyor. ve bu dengesizlik de, her an "devrilme" riskini getiriyor. buna bir de egomuzun yarattığı panik eklenince yıkılıyoruz!
- iyi gidiyorsun!
- sonuçta biz, hayatımızı ve çevremizi kontrol edebildiğimiz (daha doğrusu bunu sandığımız) ölçüde kendini mutlu ve güçlü hisseden varlıklarız. herhangi bir şey kontrolümüzden çıktığı anda güçsüz ve zayıf hissetmeye başlıyoruz.
- peki az önce vardığın doğru orantı?
- "üzüldüğüne değmez, sen çok değerlisin!". çok komik... aslında durum bunun tam tersi. zaten ben çok değerli olduğum için daha çok üzülüyorum! zira kendime biçtiğim değer yüksek olduğu için acı artıyor. kendimi basit, değersiz ve sıradan görsem; derim ki "evet reddedildim/terkedildim. zira zaten ben buna layık bi insanım, istenmemem çok normal". bunu kabullenen bir insana, tercih edilmemek çok da koymaz. ama ben kendimi o kadar değerli buluyorum ki, bu kadar değerli ve özel birşeyin hakettiğine inandığım karşılığı bulamaması üzüyor.
- daha net anlat bence... sen de daha iyi anla!
- güçsüz bir otomobil bir yarışı kaybettiğinde "yazık" deriz, ama kimse zaten daha fazlasını beklemiyordur, beklenen bir sonuçtur. ama eğer çok güçlü ve iyi bir otomobil kaybederse yarışı, çok daha büyük bir şok olur, kimse onun kaybettiğine inanmak istemez! çünkü o aslında kazanabilecek kapasitededir. en azından sürücüsünün gözünde. ben de kendi gözümde güçlü ve çok üstün özelliklere sahip bir otomobilim. bu nedenle kaybetmek bana çok koyuyor.
- işte bu!
- "çok değerlisin, kendini üzdüğüne değmez!" yanlış! tam tersine; çok değerlisin ve bu nedenle üzülmen çok normal...
- en önemli noktayı unutmayalım...
- evet. bu bir tercih ya da haketme durumu değil! şu an kayıp gibi görünen birşey, başka bir kazancın anahtarı ya da daha büyük bir kaybın engeli olabilir. ama sen de birşeyi unutma!
- nedir?
- ben insanım! üzülmek ve egomun kırılmasına tepki vermek doğamda var! sahneye çıkarken, espri yapıp insanları güldürürken, zekâmı ya da yeteneğimi ortaya döküp ilgi çekerken egomu sonuna kadar kullanıyorum. egomun yüksekliği bana sahnede başarı ve toplum içinde kabullenilme ve sevilme gibi şeyler katıyor. eh, bu getirdiklerine karşılık bir takım bedeller ödemem de gerekiyor değil mi? iyi yönde ego evet, kötü yönde ego hayır? ya da egomun getirdiği olumlu şeyler gelsin, ama bunlar için bedel ödemeyim ya da olumsuz yönlerini ben yaşamayım? asla! yüksek egonun bedeli sancıları da fazla hissetmekse buna katlanacağım!
- bu dersin sonuna geldik!
- yine de yöntemlerini hala sorguladığımı biliyorsun...
- zekânı sana biraz da bu yüzden verdim ;)
- bu cevap sana kırgınlığımı gidermiyor...
- zaman...
- peki...
- hoş ama...
- bu ikisinin doğru orantılı olduğunu hiç düşünmemiştim. hatta insanlar genelde ikisini zıtmış gibi algılarlar... yani "hiçkimse için değmez" sözü de bu noktadan hareket eder aslında. "sen ondan daha değerlisin, bu nedenle kendini üzme".
- ama şimdi farklı bakıyorsun, az önceki konuşmadan sonra...
- evet!
- nedir fark?
- daha önce, aşk acısının temel nedeninin "gurur kırılması" olduğunu görmüştüm. reddedilmek, terkedilmek... hepsi aynı temel sonuca varıyor: tercih edilmiyor olmak! kısacası bir şekilde yetersiz bulunmak, layık görülmemek, vs vs. bu nedenle reddedildiğimizde ya da terkedildiğimizde canımız yanıyor: çünkü biri bize "sen yetersizsin" ya da "artık bana yetmiyorsun" demiş oluyor, daha doğrusu egomuz bunu bu şekilde algılıyor!
- ve?
- kendimize olan güvenimizi bir anda yitiriyoruz. bizi sürekli güçlü, canlı, sağlıklı, işe yarar ve üstün durumda görmeye odaklı egomuzun istediğinin tam zıttı yönde bir sinyal geliyor dışarıdan. aslında gelen sinyal bu değil, gelen sinyal sadece "artık o kişiyle alışverişimizin bittiği ve o kişinin artık hayatımızda kalmasına gerek kalmadığı". gelgelelim, herşeyi kontrol altında tutmaya çalışan ve ancak bu şekilde kendini güvende hisseden benliğimiz; dışarıdan gelen, yani kontrolü dışında gelişen bu durum karşısında panikliyor. sağlıklı düşünme yetimizi yitirip endişeye kapılıyoruz, sanki reddeden ya da terkeden kişiyle birlikte sahip olduğumuz herşey gidiyormuş gibi. zira, o ana dek kontrolümüzde "görünen" ve belli bir dengede duran herşey bir anda bu denge durumundan çıkıyor. ve bu dengesizlik de, her an "devrilme" riskini getiriyor. buna bir de egomuzun yarattığı panik eklenince yıkılıyoruz!
- iyi gidiyorsun!
- sonuçta biz, hayatımızı ve çevremizi kontrol edebildiğimiz (daha doğrusu bunu sandığımız) ölçüde kendini mutlu ve güçlü hisseden varlıklarız. herhangi bir şey kontrolümüzden çıktığı anda güçsüz ve zayıf hissetmeye başlıyoruz.
- peki az önce vardığın doğru orantı?
- "üzüldüğüne değmez, sen çok değerlisin!". çok komik... aslında durum bunun tam tersi. zaten ben çok değerli olduğum için daha çok üzülüyorum! zira kendime biçtiğim değer yüksek olduğu için acı artıyor. kendimi basit, değersiz ve sıradan görsem; derim ki "evet reddedildim/terkedildim. zira zaten ben buna layık bi insanım, istenmemem çok normal". bunu kabullenen bir insana, tercih edilmemek çok da koymaz. ama ben kendimi o kadar değerli buluyorum ki, bu kadar değerli ve özel birşeyin hakettiğine inandığım karşılığı bulamaması üzüyor.
- daha net anlat bence... sen de daha iyi anla!
- güçsüz bir otomobil bir yarışı kaybettiğinde "yazık" deriz, ama kimse zaten daha fazlasını beklemiyordur, beklenen bir sonuçtur. ama eğer çok güçlü ve iyi bir otomobil kaybederse yarışı, çok daha büyük bir şok olur, kimse onun kaybettiğine inanmak istemez! çünkü o aslında kazanabilecek kapasitededir. en azından sürücüsünün gözünde. ben de kendi gözümde güçlü ve çok üstün özelliklere sahip bir otomobilim. bu nedenle kaybetmek bana çok koyuyor.
- işte bu!
- "çok değerlisin, kendini üzdüğüne değmez!" yanlış! tam tersine; çok değerlisin ve bu nedenle üzülmen çok normal...
- en önemli noktayı unutmayalım...
- evet. bu bir tercih ya da haketme durumu değil! şu an kayıp gibi görünen birşey, başka bir kazancın anahtarı ya da daha büyük bir kaybın engeli olabilir. ama sen de birşeyi unutma!
- nedir?
- ben insanım! üzülmek ve egomun kırılmasına tepki vermek doğamda var! sahneye çıkarken, espri yapıp insanları güldürürken, zekâmı ya da yeteneğimi ortaya döküp ilgi çekerken egomu sonuna kadar kullanıyorum. egomun yüksekliği bana sahnede başarı ve toplum içinde kabullenilme ve sevilme gibi şeyler katıyor. eh, bu getirdiklerine karşılık bir takım bedeller ödemem de gerekiyor değil mi? iyi yönde ego evet, kötü yönde ego hayır? ya da egomun getirdiği olumlu şeyler gelsin, ama bunlar için bedel ödemeyim ya da olumsuz yönlerini ben yaşamayım? asla! yüksek egonun bedeli sancıları da fazla hissetmekse buna katlanacağım!
- bu dersin sonuna geldik!
- yine de yöntemlerini hala sorguladığımı biliyorsun...
- zekânı sana biraz da bu yüzden verdim ;)
- bu cevap sana kırgınlığımı gidermiyor...
- zaman...
- peki...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)